4 Ocak 2010 Pazartesi

the horribly slow murderer with the extremely inefficient weapon (2008)


çin'deki yüce bilge ginosaji'den daha psikopat bir görünüme sahip olsa da bu, ginosaji'nin sinema tarihindenin en psikopat seri katili olduğu gerçeğini değiştirmiyo', değiştirmiyo'.


:dünyanınenyüzeyseladamı:
(film budur abi yæææ)
:dünyanınenyüzeyseladamı:


link meyve suyu: http://www.youtube.com/watch?v=9VDvgL58h_Y

john q (2002)


-tamamıyla, filmin sadece ilk iki-üç dakikasında ve de sonunda bir anlık görülen,cast'inde "beautiful woman" olarak yazılmış, "gabriela oltean"dan ibaret klişe bir filmdir.

memento(2000)


senaryodaki en sevdiğim yan: natalie'nin intikamını karmaya -bence- uygun bir şekilde, ama farkında olmadan almış olmasıydı.

yedinci sanat

yeni yılla birlikte "'kontrakal strikes back' olacak ulan" mottomuzdan hareketle ne gibi eklemeler yapabiliriz diye düşünürken bu formatı buldum. format şudur ki: sinema filmlerine birkaç cümlelik yorumlardan oluşan postları bu tagle yayınlayacağız. çok uzatmayacağız çünkü komplike incelemelere girersek ciddiyetsizliğimizi kaybedeceğimize inanıyoruz(en azından ben öyle inanıyorum).

scriptura superficialis

Them Crooked Vultures dinlediniz mi? Peki ya Velvet Revolver? Audioslave? Chickenfoot? Liquid Tension Experiment? Tamam da bu renkler ne alaka diye soracak olursanız, ben de bilmiyorum. Kafama göre takıldım işte.

Supergroup diyorlar bunlara. Süper müzik yaptıklarından değil, elemanları önceden başka gruplarda ünlendiğinden. Neyse efendim, son yıllarda bu furya arttı gibi gelmeye başladı. Anladığım kadarıyla iyi ekmek var. Yeni grup, yeni şarkılar, yeni albümler, yeni t-shirtler, başka diğer ürünler. iyi para yapıyor olsa gerek. Ama işin kötü yanı, bunlar da pek uzun ömürlü olmuyor. Bir-iki albüm yapıp işin kaymağını yedikten sonra ufalanıp başka süperliklere yelken açıyorlar.

Tek tek grup tanıtmaya çalışmakla uğraşmayacağım. Tek üzüntüm artık eski Hard 'n' Heavy soundunu ve ruhunu yansıtan tek grupların bu züppergruplar olması. Müzik şirketleri sadece ünlü adamlara bu şansı tanıyormuş gibi geliyor bana. Bu da böyle bir üzüntüm işte.

"Tek tek tanıtmiicam" demiştim de yazmadan edemedim; son züppe grup Them Crooked Vultures 2009'un sonunda aynı adlı ilk albümünü (albümün adı "aynı" değil esprisinden nefret etsem de buraya iliştireyim dedim, aslında bu ve bunun gibi esprilerden nefret ederim, mesela "seneye görüşürüz" esprisi, laf esprileri yani, iğrenirim onlardan ve bunu hala okuyorsan ömrünün bilmemkaç saniyesini gereksiz bir amaç uğruna çarçur ettiğinin de farkındasındır umarım - farkındalık iyidir) çıkardı ve ben de hemencecik dinledim tabi. Zaten bana bu yazıyı yazdıran da o albüm oldu. Fazlasıyla deneysel olmuş. "Deneysel müzik ne ki?" diye soracak olursanız ben de pek emin değilim. "Daha önce pek denenmemiş tarzda yapılan müzik" diye atıp tutarım. Yani bu adamların bilimsel deney yaptıkları yok. "Hocu du' bakalım bu riff'le bu davul ritmi uyuyo' mu? Böyle yapınca karbondioksit mi açığa çıkacak? Osursam dinlenir mi?" diye düşünmüyorlar. Bir şey kanıtlamaya çalışmıyorlar. Adamlar zaten kendilerini kanıtlamış diyorum yaa! Boşuna mı süpergrup diyoruz? Ohooo.

4 Kasım 2009 Çarşamba

daha ciddimsi bi yazı sanki bu ama du' bakalım

yazık bu bloga yav, üzülüyorum yani. bi' doğrulatamadı belini. oysaki ne güzel şeyler yazacaktık buralara, okunacaktı, yorumlanacaktı, alevli tartışmalar dönecekti, üstünden para kazanıp dünyayı ele geçirecek ya da bahis oynayacaktık. bahis, evet; buradan kazanacağımız tüm parayı at yarışında dünyanın en letarjik atlarına yatıracak, bir mucize eseri hepsinin galip gelişini de cohibalarımızı çekerken izleyecektik. sonrasını hatırlamıyor ya da tahmin edemiyorum, sahi, zaman ne biçim bi' şey.

her şey fazlasıyla çabuk bir şekilde değişiyor. bugün kafamı buna taktım. dostluklar eskiyor, hisler yitiyor, anılar hafızalardan siliniyor ve "değişmeyen tek şey değişimin ta kendisi" lafı bile koca bir yalan galiba. değişim bile belli bir stabilite göstermeden hayatlarımızı şekillendiriyor. bu hengamede kendi bünyemizdeki ufak değişimler bile hoşumuza gidiyor, oysa farkında olmadığımız şey hayatımıza göre çok daha yavaş bir değişim içinde bulunduğumuz. öff, ne zaman ciddi olmak istesem ağzım istemsizce kulaklarıma varıyor, ciddileşme çabamı komik buluyorum.

öyle işte

25 Ekim 2009 Pazar

yılın en pis zamanı

Az önce telefonumun alarmıyla uyandım. Aslında kendisini dün kurmuştum ve kapatmayı unutmuş olmam sonucu bugün de mesai yapıyordu -DAAAAT DAAAT DAAAT DAAAAT, sıkıysa uyanma- ve bugün de düne göre bir saat geç kalkma lüksüne sahiptim. Tam her dış etkenler sonucu gereğinden erken bir saatte kalkmak zorunda kalan insan gibi, günümün geri kalanını asabi ve tahammülsüz bir şekilde geçirmeye hazırlanırken -ki bu şekilde uyanıyorsanız yatağın her tarafı terstir- imdadıma, beni bugün uyandırması için kurduğum dandik masa saatinin alarmı yetişti: DIIIT DIIIIT DIIIIIT DIIIT DIIIT

Biliyorum, biraz karışık oldu. Saatler geri alınmış işte. Benim için yılın bu zamanlarında en fazla kafa kurcalayan şey soğuk havaların gelip çatacak olması değil, saatlerin geri alınacak olmasıdır ve her yıl da "geri mi alınacak ileri mi şimdi yaa" sorusunu soranların de başında gelirim. Bir türlü öğrenemem ama konumuz bu değil şimdi. Bu yıl hiç haberim olmamıştı. Aslında merak ediyor olsam da, sorma gereği duymamıştım. Nasıl olsa saatlerin geri alınacağı o büyük gün geldiğinde tüm insanlar söz birliği etmişçesine aynı geyikleri çevirecekti. Lisede olsam bu doğru olurdu. "Yarın erkenden gelmeyin okula sakın, ehehehe"ler, "Saat kaçta alınıyormuş tam olarak geri"ler havalarda uçuşur, ertesi gün de kesin birileri -tüm uyarılara rağmen- erken gelip sınıfın dalga konusu olurdu. Haftaiçi olsa bu doğru olurdu. Üniversite geyiklerinin de liseden fazla bir farkı yok, biraz daha ağırbaşlı oluyorlar sadece. Ama saatleri haftasonu geri almak?! Nerede görülmüş böyle düşüncesizlik kuzum? a-aaaaa. Bizim de bir hayatımız var ama. Ben aylardır kışın gelmesini bunun için bekliyordum, diyorum! Büyük hayalkırıklığına uğradım.

Neyse, kalan sağlar bizimdir. Bakalım elimizde ne gibi geyikler kalmış konuyla alakalı olarak?
"Hava da çok erken kararıyo' artık be. Kış geldi mi ne?"
"Saatler geri alındı ya, ondan oldu aslında"
"Aslında saatler normale döndü şimdi, ondan yaz saati uygulaması diyorlar zaten"
"Bence hep yaz saati olsun, niye yapmıyorlar ki öyle?"
"Bak şimdi.. eööö.." (anlatır anlatır anlatır)

Ben çeviremediğim geyik muhabbetlerini geri istiyorum. Veya zararımın karşılanmasını. Psikolojik anlamda çöküş yaşadım. Depresyon belirtileri gösteriyorum an itibariyle. Vücudum serotonin üretmekten vazgeçti. Çok üzgünüm. Ühühühühü

24 Ekim 2009 Cumartesi

işaretçisiz kol saati


Gazetesinin dikizlenmesinde hoşlanmama gibi bazı insanlarda da saatine bakılıp saatinin öğrenilmesinden rahatsız olma durumu vardır sanki-evet ben de onlardan biriyim-.Bi buçuk sene önce takvim projesi için düşünürken saat yapsam nasıl birşey yaparım diye aklımdan geçirirken üzerinde rakam veya rakamsal düzeni hatırlatacak bir düzen bulunmayan bir saat olsun demiştim.sonra çözüm olarak aklıma "çeşitli sayıda ve büyüklükte ışıklar koymak" gelmişti şekildeki gibi. Sonra internette denk geldim ki japonlar zaten yapmış böyle bir aleti. Şerefsizim aklıma gelmişti serisine bir halka daha oldu kendileri.

pavlov'un köpeği


-ithaf ettim ben bunu birine ama-

yeni yeni başlangıçlar.....


Bu kaçıncı oldu gidiş dönüş ya da ara vermedir bilemem de bu sefer gerçekten dönmüş gibi hissediyorum. Bir sene geçmiş aradan. Kontrasakal'ın iki yazarının ömürlerinin yaklaşık olarak 20'de birine tekabül ettiğini düşünürsek bu bi sene aslında çok uzun bi ara olmuş onu farkettim. Belki de hayatlarımızda bi sürü şey değişti, belki de herşey aynı boktanlığını korudu. Ama yaşıyoruz işte ve göründüğü kadarıyla hala burdayız. He bu arada sanmayın ki bu iki yazar geçen sene derslerine abandı öküz gibi ortalama yaptı o yüzden burayı boşladı. İkisi de bildiğin sıçtı geçen sene. Bu sene de geçen senenin diyetini ödüyolar gibi bi nevi.

bir soru

blog'u yeniden hizmete (?) açma vaadiyle çeşitli yetkiler alan boşvernist'e sormak istiyorum: bu muydu yapacağın değişiklik? arka plan rengini siyah olarak değiştirdikten sonra gerisini boşverdin galiba, öyle değil mi, ha? hey adamım, sana bişey diyeyim mi, ha?! kahretsin, adamım! - moroff

-klik- on
-klik- off
-klik- on
-klik- off
-klik- on

hebele hebele düdüdüdüdüd

-klik- off

bi oynamayın şununla be öff

1,5 yıldan sonra bu siteye bir şey yazmak güzel, hâlâ yaşıyor olmak çok daha güzel

29 Ekim 2008 Çarşamba

oyuncak kedi

evet, işte burdayız! zaten hiçbi' yere kaybolmadık... (zamanında başlangıcını bile doğru dürüst yapamadığımız bu blog'a neden geri dönmüş bir efsane havası vermeye çalıştığımı bilmiyorum ve galiba bu kurabileceğim en uzun cümleydi)

bu aralar beyazıt'ta sürekli oyuncak kedilerle karşılaşıyorum. miyavlamaları gerçek kedilerinkinden daha gerçekçi. birkaç aylık kedi büyüklüğündeler, yürüyüşleriyse felçli kedileri andırıyor. hiç felçli kedi görmedim.

özellikle sabahın köründe okula giderken bunların seslerini duymak hiç çekilmiyor. uykusuzluk, stres ve bu gibi şeylerin yanında miyavlamalar iyi gitmiyor. peki her sabah "aa? bir sürü kedi? ama nerdeler ki?" diye şaşkın şaşkın etrafıma bakıp da her sabah aynı manzarayla karşılaşmama ve sinir olmama ne demeli?

bir öğle vakti gittim, fiyatını sordum, "beş yetele" dedi adam, yüzündeki ifadeden içinden şunları geçirdiği sonucunu çıkardım: (fena değildir empati yeteneğim)

"siktireeet almaz bu. şuna bak beş diyince tipi değişti resmen. hepinizin mına koyayım. süper kedi lan işte, neyini beğenmiyosunuz mına koyayım? almıycaksan siktir git, kapama dükkanın önünü. dükkan nerden çıktı amına koyayım* ya..." ve benzeri düşünceler içindeydi, evet. kirli sakalı vardı, hayattan bezmiş izlenimi veriyordu.

"bunu alırım onun yerine, hem de bedavaya" dedim arkadaşıma, yanından geçtiğimiz çöp konteynırının içinden fırlayan bir sokak kedisini göstererek.

güneşli bir gündü ve filozof değildik hiçbirimiz ve canımı sıkan da tam olarak buydu

30 Eylül 2008 Salı

2002? 2100?


2 akşam önce saat 9 suları kurstan çıkıp eve süzülürkene bir büfenin üstünde yer alan yanlış ayarlanmış saat ruh halimin içine etti sanırsam.hatırlıyorum saat 9 falandı aslında 21:02 gibi bişidi hatta benim 7 dakika ileri olan saatime göre mi yoksa gerçek zamana göre mi?o kısmından pek emin değilim ama ey sevgili okuyucu(moroff ile benden başkası varsa tabii).büfenin üstündeki dijital saatte 2002 yazmaktaydı yüksek ihtimalle bi saat kadar geri idi(yüksek ihtimal falan deil gerçekten öyleydi aslında ertesi gün bi daha bakmıştım 1824 idi doğru zaman 7 yi geçmişkene)
o an 2002'yi görünce birden fışınk diye 2002 yılında olsak nasıl olur ya da ne güzel olur dedim kendi kendime gayet manyakça,sonra zaten 2002deyiz be olm diye düşünmeye başladım aa evet 2002 deyiz.bi yandan kulaklığımdan gelen sesin yanında olmasını istediği,eksikliğini derinden hissettiği sarhoşluk duygusu...
onun ertesi akşam ya da bi akşam öncesi günümüz zamanından yine bi yanlış ayarlanmış dijital toplum saati(yeni bi endüstriyel ürün kavramı,tanımını ben yapmış oldum heyt be) yine ben...
bu sefer kahraman saatimiz yarım saat kadar geri düz hesap 2100 göstermekte,yine abuk subuk düşüncelerdeyim.lan olm 2100e kadar yaşasam ne farkeder ki mutlu olmam ulan 2100den 100yaşını devirmiş böle kart keh keh peh peh diye konuşan bi dedeye dönüşmüşüm ama teknoloji olmuş her bi taraf böle herşeyi fazla ileri ben yaşlanmışım geride kalmışım tek fazlalık benmişim gibi geldi

16 Temmuz 2008 Çarşamba

başlangıcımsı yazısı

sayın blogseverler, bu blog'u okuyanlar, okumayanlar... sevgili insanlar, ee... merhaba uçan böcek, merhaba su aygırı kardeş... yok muydu böyle bir şarkı ya

blog'a bir türlü devam edemedik, aslında tam anlamıyla başlayamadık, ayda yılda bir şey yazıyoruz, o da saçma oluyor, farkındayız, saçmalıyoruz, kötü yazarlarız biz. iki harfi bir araya getirip bir kelime, iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle, iki cümleyi bir araya getirip bir paragraf kuramıyoruz, hem kursak da saçma olur zaten, "ok bu. şu su." böyle bir paragrafı okumak istemez kimse, japon muyuz biz?

hayır, japonlarla dalga geçmiyorum, mesela çekik gözlü onlar, değil mi? çekik gözlü insanlar da kendi içlerinde tutarlı, ne bileyim işte. aslında biz çekik gözlü olsaydık da, onlar olmasaydı, "çekik göz" demezdik, eminim buna, gözleri bizim gibi çekik olmayanlara nokta gözlü, yuvarlak gözlü falan derdik, hatta "top gözlüler, top olm onlar! ehaha" diye üçüncü sınıf esprilerimize konu ederdik onları. biliyorum, badem gözlü falan diyoruz şimdi de, hatta oradan itiraz ettiğinizi tahmin ediyorum, "badem göz ne öyleyse?" diye. ama öyle olsaydı badem demezdik biz o gözlere, saçma sapan bir şey koyardık adını, böyleyiz işte biz. sen de öylesin işte, hiç bakma öyle. badem demezdin, fındık derdin, abartırdın yuvarlaklığını, oysaki o kadar yuvarlak değil bizim gözlerimiz, sen de biliyorsun.

hala başlayamadık şu blog'a, doğru düzgün.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

René Magritte

sürrealizmin pek de bilinmeyen ressamı magritte,
aslında çok daha iyileri olmasına rağmen bu resmini niye seçtim diye sorgularsak sanırım bi kaç resminde kullanmasından ötürü yeşil elmalı olanlardan en yeşil elmalısı ve pek sevdiğim bi hocamın derste slaytta gösterdiği sırada kime ait olduğunu bilen var mı diye sorduktan sonra o ana kadar kafam sıranın üstünde uyuklayan hatta uyuyan benim "rene magritte(yazıldığı gibi söleme denyoluğunu göstererekten) " diye gayet uykulu biçimde höykürmeme dayanan an ya da anım etkili oldu.İnternette rastgele resimlerine denk gelip kendisine bi tane bi tane daha diye bi sürü bi sürü resmine bakaraktan hayran oluvermiştim şahıslarına.Resimleri belli zeka pırıltıları çaktırıyordu çünkü öle işte.her ne kadar kullandığı soluk renklere karşı bi sempatim olmasa da.Belçikalıdır kendileri dipnot olarak geçelim modern sanat kavramının oluşumunda önemli yer tutan resme yazının girişini kendisinin "bu bir pipo değildir"yazını içeren pipoya benzeyen ama sadece resim olan tablosuyla gerçekleştirmiş olduğu var sayılır ya da harbiden öyledir diyelim.Bence biraz depresiftir pek sevemediğim renkler sanki öle demekte ama kendisi bu tarz resimlerine sanırım matisse gibi renklendirse aynı etkisi olur muydu?sanmam.Chirico'nun plastiğimsi eldivenli yunan heykeli başlı resminden çok etkilenip sürrealizm ile ilgilenmeye başlamıştır kendileri.yüksek sanat ilgisine sahip insanlar Dali'ye tapıp kendisini tanımayabilirler,sorun değildir fazla bilinmemesi sanırım sevmemde daha etkili popüler olana bok atmayı seviyor olabilirim belki tamam ama... ama işte pek de mühim değil öyle değil aslı bence.Sadece o çok beğenilenlerine göre daha etkisel bi ressam bildiklerim arasında beni en etkileyeni demeliyim sadece belki de.
bu ilk ciddi yazımı moroff a ithaf ederken resmin adının da yanılmıyorsam "the listening room" belirterek bitireyim şu işi.