28 Haziran 2024 Cuma
zigondan sonrasız karanlıklara
13 Aralık 2013 Cuma
eşiğe altı kala
bu şimdiki zamandan sürekli kaçma ve gelecekte her şeyin güzel olacağına, sorunların çözüleceğine, dünya barışının geleceği, açlık ve kıtlığın biteceği, galaksilerin bir araya gelip "bütün evren buna inansa..." şeklinde şarkı söyleyeceği zırvasına inanma sendromu da bir kişinin başına gelebilecek en elim belalardan birisidir herhalde. bu sayede takvimdeki günlerin başındaki (ve ortasındaki, ve sonundaki) sayıların birkaç sembolden fazlasını ifade etmediğine kendimizi inandırır, varsa şayet tanrı veyahut bir başka üstün gücün kıçının kenarıyla güleceği "ölümsüz" olduğumuza dair sanrıya tehlike arz edecek boyutlarda kapılır, onu sıkıca sarıp sarmalayıp yüreğimizin üstüne bastırırken elimizden kayıp gidenler karşısında kayıtsız kalırız. çözümlememiz gerekenleri bir sonraki güne ertelerken dünyanın sürekli değiştiği ve yol aldığı, bizimse onun arkasından bakarak takvim yapraklarını yolmakla yetindiğimiz gerçeği karşısında üç maymunu oynarız. başka bir yolumuzun olduğuna kendimizi inandıramıyorsak bu başka bir yol bulamıyor oluşumuzdandır.
(...)
moroff, eskiz defteri, 13.06.2013 //
11 Ekim 2012 Perşembe
kibrit
"gecenin bi yarısı, saat başına bir arabanın geçmesinin olağandışı sayıldığı bir sokakta, iki arabanın arka arkaya geçmesini beklemek gibi olacağından bahsetmemiştin" derken, suratına bakılırsa ciddi olduğunu düşünebilirdiniz. ama ben, ciddi olduğunu söyleyemezdim; olayların bu noktaya geleceğini kestiremeyecek kadar düşünme kabiliyetinden yoksun olamazdı, tanıdığım kadarıyla olmamalıydı, şarkıda da dediği gibi: beyaz tavşanı takip ediyorsanız, düşmeyi de göze alacaktınız.
tartışmak gereksizdi, burada dil dökmelerimiz bir işe yaramayacaktı. karşımda oturup sussaydı da iletişim kurabilirdik; yani, eskiden öyleydi, ve yetenekler kolay kolay kaybolmaz diye bilirdim. belki de aslında yapmak istediğimiz bir uzlaşıya varmak değildi şu konuşmada; sanırım arzumuz her şeyi tamamıyla yakmaktı ve bunun farkında mıydık, kendi adıma bilmiyordum.
"birisinin benzini dökmesi birisinin de kibriti çakması gerekiyordu ve görev paylaşımı konusunda sıkıntı yaşıyor gibiydik" diye düşünürken, aslında söyledikleriyle, şu suratıma bakmayan uzaklara dalmış gitmiş taklidi yapan bakışlarıyla, benzini çoktan dökerekten zaten çıkacak olan yangının tohumlarını ıslatmış olduğunu farkettim. salağa yatmakla meşguldüm; haksızlık vardı burada: kibriti çakmak sanki omuzlara daha çok sorumluluk bindiren bir işti. ama bi yandan da bana kalan görevin zorluk derecesi pek yüksek değildi: öyle drama yeteneğimi filan konuşturmama, afili cümleler kurmama gerek yoktu, ben olmam ve ben olmamın getirdiği bir hareket gayet yeterli olacaktı, zaten başkası gibi davranmak pek bana göre bi iş değildi.
"haklısın" dedim, sadece "haklısın". ve bana kalırsa onun penceresinden bakıldığında haklıydı ama şöyle bir sorun vardı: elimizdeki veriler onun penceresinden görülenlerle kısıtlı değildi; ve o, o kısıtlı alandan baktığı sürece geri kalanı göremeyecekti. görmesini sağlamaya çalışabilirdim; ama bu, şu anki sondan daha farklı bir son sunmaktan ziyade, sadece benim de haklı olduğum yönler olduğunu gösterecekti ve ben bu işle uğraşacak zerre istek barındırmıyordum, hem zaten iyi adam olarak bilinmekten sıkılmıştım, biraz da kötü olarak bilineyim n'olacaktı, taşıyamayacağım bir sorumluluk gibi gelmiyordu hiç şu an.
diyeceği bir şey olmadığını, her şeyin bittiğini bilmeme rağmen, paltomu üzerime geçirirken nezaketen de olsa, suratımda umursamaya çalışıyomuş izlenimi yaratan bi ifadeyle -ki gerçekten umursayan bi ifade takınmak isterdim, ama şu an kaybetmeyi kabullenmeyle gelen boşvermişlik aşamasındaydım, baya baya üzgündüm ama umursayamıyordum işte- "diyeceğin bir şey var mı" gibilerinden önünde durdum. ağır ağır giyinmiştim ve bu süre içinde tahmin ettiğim gibi ağzını açmayı bırak; baktığı yönde, bakışlarında en ufak bir değişme olmadı bile. ben de üzerime düşen son görevi yaptım: "hoşçakal" diyip, arkamı döndüm ve kapıya kadar belki bir ihtimal bir şey der diye yavaş adımlarla gittim. ses gelmedi tabii ki, kapıda bekleme yapmadan çıktım, zaten yeterince yavaş davranmıştım.
kapıdan çıktıktan sonra ufukta kaybolacak olan ben iken, kaybolan tek şey boşvermişliğim olmuştu, "çıkarken düşürdüm sanırım" diyip, geri dönmeye niyetlediysem de bu kadar saçmalamama izin veremezdim. oturmamın en az garipseneceği en yakın yere çöküp, kulaklığı kulağıma geçirip, bi sigara yaktım, şarkının sözlerine mırıldanarak eşlik ettim:
She struck me but I'm fucked up now
8 Ekim 2012 Pazartesi
son beyazı
"şu hâlinle hayatta kalman mucize" dedi. dalgındım.
hayatımın şu gününe kadar aradığım mucizenin hayatımın kendisi olduğunu bildirmişti sanırım demin. dalgınlığımı savuşturmaya çalışıyorken, neyi kastettiğini derinlemesine düşünmeye başlamıştım. "galiba yarım metre dibimde kaliteli xenon farların uzunlar açık vazitette görüş alanımın içinde, gözüme 90 derece hizada olması" durumunu en azından bir kez yaşamış olmam durumundan bahsediyordu, hani şu kıyısından geri dönenlerin gördüğü ortak görüntü, hep bahsettiği kutsal beyazlık.
gözüne far tutulmuş tavşan* saçmalaması sıklıkla başıma gelen bir olaydı; fakat o kutsal beyazlıkla pek de alâkalı değildi sanırım bu. ama, tahminimce benzer şeyler olmalıydılar: o kadar yol almışken ölümden dönmek de saçma değil miydi ki yani şimdi?
anlattıklarını dinlemiyordum ve bana bakmadan konuştuğundan anlattıklarını dinlemediğimin farkında değildi. yine ilkokulda yeteri kadar yeşilay haftası kutlamamış bir doktor ile karşı karşıyaydım alt tarafı, nesini dinleyeydim. hava kirliliği, yediğimiz içtiğimizin içindeki bi ton katkı maddesi, modern hayatın bize yaşattığı şu stres, yediğimiz radyasyon s*kinde değildi de taka taka iki ciğere düşman olanlara takıktı sadece. insan dediğin yalnızca ciğerlerden mi ibaretti; bunun midesi vardı, kolu vardı, bacağı vardı, beyni hatta kalbi bile vardı be.
ve şu an; anlattığı konunun içeriği bakımından beynimi bulandırmak suretiyle ona zarar verirken, eş zamanlı olarak anlatırken kullandığı üslup ile de kalbime zarar vermekteydi. tüm bunları farkında olmadan yapmaktaydı, fark etseydi yapmazdı heralde, ne bileyim o kadar yıldır birbirimizi tanıyorduk ve birbirimizi bi bu kadar daha tanımak için vaktimiz olduğunu sanmıyordum. hatta aradan geçecek olan zaman bizi birbirimize yabancılaştırabilirdi bile belki.
"öyle olur muydu lan acaba" diye bi düşündüm, aklım şimdi de buna takılmıştı. sonra bi noktada böyle bir şey için en azından ikimizden birinin "tanıdığına pişman olunan insanlar"dan olması gerektiğine kanaat getirdim, içimden "ikimiz de onlardan değiliz ki b'olum" diyip de rahatladım, bu saatten sonra da olmazdık sanırım.
sahi beni tanıdığına pişman olan bi insan tanımış mıydım ben acaba? hiç hatırlamıyordum. belki de vardı böyle insanlar da söylemeden çoktan çıkmışlardı zaten yaşam alanımdan. insan giderken bi söylerdi yahu, bilgilendirirdi böyle böyle diye, benim de kendimi tanımama yardımcı olmuş olurlardı, insanın kendisini hiçbir zaman tam olarak tanıyamayacak olması, kendisiyle tanışamayacak olması çok acı bir şeydi neticede.
ben daldan dala atlayan maymun misali düşünceden düşünceye geçerken, o çoktan önlüğünü çıkarıp, dışarı çıkmak için hazırlanmıştı bile, anca omzumu onun dürtmesiyle gelen irkilmemden sonra farkettim. "bir şeyler içmeye gidelim mi" şeklindeki sorusuna kafamı onaylar vaziyette sallayaraktan karşılık verirken ayağa kalktım, sonra da ardına düştüm.
6 Nisan 2012 Cuma
retrospektif
öğrencilik hayatınızın son dönemi hayatınızın geri kalanında sizi yeniden ilkokul, ortaokul, lise ya da üniversite yıllarına geri dönmek konulu düşler kurmaya değip değmeyeceği konusunda ikileme düşürebilecek kadar buhranlı bir şekilde geçtiyse, siz de bu gibi bir olayla karşılaştığınızda ortalama bir insanın kapılmaktan kendini alamayacağı geçmişi yad ediş dalgalarından sıyrılıp, onun yerine tüm öğrencilik günlerinize sövüp sayıyorsunuz.
şimdilik bu kadar.
13 Mart 2012 Salı
alev seni çağırıyo
tarz: sikimsonik aksiyon gibi, ama fantastik ögeler de içeriyo
film adı: "alev seni çağırıyo" yahut "koruyucu şeytan"
süre: 119 dk
imdb puanı: 5,7 (asla dikkat çekemeyecek kadar sıradan)
yönetmen: mahsun kırmızıgül
oyuncular:
satanist evlat arif (tonguç),
metin özerdoğan (ruhani güçler - sadece sesi duyuluyo),
kenny [south park] (aybars),
emma watson (tonguç'un sevgilisi; film reyting alsın diye sırf),
inek (inek; alakasız bi sahnede var),
egemen bağış (kendisi).
6 Mart 2012 Salı
yine yazıyorsam iğreniyorum demektir
2 Mart 2012 Cuma
güncelleme ikiüçikibinoniki
bazen boş işlerle uğraştığımı düşündüğüm oluyor. sonra şöyle bi diğer insanların ne yaptığına bakıyorum, "e lan bunların uğraştığı, önemsediği şeyler bana göre daha boş işler b'olum" diyip de; boş işlerimle uğraşmaya devam ediyorum.kendimle ilgili şüphelerim azalıyor; galiba aptallaşıyorum. "ignorance is bliss"i "aptallık rahatlıktır bebeğim" şeklinde yorumlu ve yarakkürek bir çeviri yoluna gider ve de konuyu s*ktir eder geçerim.
bi de biri dünyanın eğimiyle oynadı sanırım, bi tarafa doğru meyil var arkadaşım, aşağı doğru gidiyoruz hafif hafif kaymak suretiyle. ben dibi bulmadan önce, ilgilileri göreve çağırıyorum.
kesin yine bu özgüven dolu ipnelerin işidir mk; hepiniz bi taraf toplandınız da, tepsi dünyamızın tek bir yönden ağır çekmesine sebep oluyonuz di mi lan g*tverenler. azıcık sağ sol yapın da dengemizi bulalım, kümeleşmeyin dağılın. o kadar egoyu bir noktadan etkimeyle kaldırabilecek bir dünyada yaşamıyoruz, bi öğrenemediniz esteban'ın evlatları.
not: şu sıralar diksiyonum y*rrağı yemiş durumda.
1 Mart 2012 Perşembe
övüldünüz
10 Şubat 2012 Cuma
asfalttan fırlayan çakıl taşları
31 Aralık 2011 Cumartesi
Geri Dönüşüm
13 Aralık 2011 Salı
statik yabancılık

yatağında dönüp dönüp, biraz daha dönerken "uyuma isteği ile uyumanın gerçekleşmesi direkt olarak mümkün olsaydı, dünya çok daha güzel bi yer olurdu" diye aklından geçirdi. ne bileyim evrim sürecimiz sonucunda on-off tuşu filan geliştirmiş olsak fena olmaz diye düşünüyordu sanırım o da; uyuma zorluğu çeken, hayalgücü körelmemiş, ortalamanın üzerinde filan olan her birey gibi.
kafayı toparlamak için uzaklara gitme fikrini uygulamaya çalışmak bile kafayı başlı başına kapasitesinin üzerinde dolduracak bir aktiviteymiş aslında; stonehenge yerine machu picchu mu yapsak yoksa, dedi: nasıl olsa, herhangi bir yeri yoktu ayırtılmış olarak bir ulaşım aracı üzerinde. "ulan spontane bir şekilde oralara mı gidilirmiş, sen bakkala bile planlamadan gidemezsin" diye içsesten sövgüler yedi. yattığı yerde tüm bunları düşünürken bakkala gidip bir sigara alıp gelmek en mantıklısı dedi.
"stonehenge'e gittim gelicem" yazısını, "bakkala sigara almaya gittim, beklemeyin ama gelcem" yazısı ile değiştirdi. dışarıya çıktı, sigarasını alıp gelmişti, iki üç dal arka arkaya içti hâlâ uykusu yoktu. masanın üzerine yazı duruyordu ama o evdeydi. evden çıkmadan önce yazıyla fotoğraf çekilmeyi düşündü, vedalaşacak bir kişi bile evde yoktu ama, vedalaşmak bu tarz durumlarda en mühim ihtiyaçtı. kağıtla vedalaşılırdı işte ya nedir yani, kimse görmeyecekti zaten.
bir kağıtla yaşanabilecek en muhteşem vedalaşmalardan birini yaşamamıştı elbet ama; kendi çapında mütevazi bir vedalaşmayla boynu bükük kalmayacak şekilde bırakmıştı onu. sigara almaya kısmına kadar olan parçayı yırttı, arkasından insanları gülümsetmek isterdi belki ama gizem yaratmak daha cazip geldi. yarısı yırtık bi kağıdın var olan yarısında "gittim, beklemeyin ama gelicem" yazısı, göze hoş geldiği kadar söyleyince kulağa da hoş geliyordu. hayatında hiçbir zaman gizemli olamamıştı zaten, çıkacağı bu yolculuktan belki yıllar sonra dönecekti, şurada bir iki gizem yarataydı da tadını çıkaraydı, bunu ona çok görecek değildi ya kimse.
"sigara almaya" yazısını pantolonunun sağ göt cebine katlayıp koydu, kağıttan bir parça gittiği yere kadar onunla gidecekti. bir daha yatağa yattı, machu picchu-stonehenge bunları düşündü, aslında sadece yabancıdan sayılacağı kadar uzağa gitmek gayet yeterliydi; tüm bu çabaların ne gereği vardı. bu çabaların anlamsızlığı görünce kendi kendine bir an çok sevimsiz geldi: gereğinden fazlasını isteyenlerden biriymiş gibi hissetti.
gözleri kapanırken tek düşündüğü kendisini yabancı hissetmek için herhangi bir yere gitmesinin gereğinin olmadığıydı. yolculuk için çanta toplama işlemi diye yaptığı şey aslında şu an için sadece odayı dağıtmak olmuştu şu an gözünde, uyanınca toparlardı, sigaradan son nefesini aldıktan sonra sigarayı söndürmek üzere karanlıkta küllüğü buldurmaya çalıştı. söndürme işlemi başarıyla gerçekleşmiş ve üzerinden zor uyuyan birinin içinin geçmesine yetecek kadar süre geçmişti ki, zilin ısrarla çalmasından gelen ses, tüm kafa sikiciliğiyle beyninin içinde yankılanmaya başlamıştı. üstüne geçirdiği hırka, ayaklarına geçirdiği terlikle; uyku sikilmesinin, yabancı hissetmek için yeterli olduğunun farkına vardı, kim basıyorsa basıyordu açmayacaktı; umursamazca, raftan rastgele bi kitap aldı. zile basmalar bittiği an rastgele bir sayfa açıp okumaya başladı.
8 Aralık 2011 Perşembe
deklarasyon
22 Kasım 2011 Salı
mutsuz olma hakkı

üzgünüm ama; büyüyorum ve gördüğüm şey:
yaşadığımız hayatın boşuna sayılmaması için, belli kriterlere ulaşmamız, o kriterlere ulaşmak için gerekirse, sabah akşam dilimize sakız edip yücelttiğimiz -güven gibi, arkadaşlık gibi- bazı kavramları feda etmemiz, bunlarla egomuzu doyurduktan sonra, hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmemizdir.
önümüze çıkan herbir küçük egoyu yutup hepsi için bonus puanlar toplayıp daha da büyüyeceğiz. olabileceğimizin en büyüğü olmalıyız. ha önceden biz de yutulmuş olabiliriz, ama sorun değil biz de birilerini yutmalıyız, hem daha önce yutulmuş olmamız, bize bu yutuşlarımızda haklı gerekçeler sunacak olup, vicdanımızı rahat tutmamızı sağlayacaktır.
ya da bunları yapmayıp -belki de yapamayıp- ya da artık yapmak istemeyip,
hiçbir şey olamayan, bantı kopuklardan, toplumun omzundaki yüklerden sayılacağız.
e ama hani "bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydi?".
ego tatminiyle gelen o bireysel mutluluklar, mutluluk muydu harbiden be?
yazmak için bence bir kaç sene geç kalmış olduğum bu yazıyı,
kafamda toparlamak için
sanki şu şarkıyı duymayı beklemişim:
http://fizy.com/#s/16cykb
işbu yazıda hedefimde:
of what was everything?

12 Kasım 2011 Cumartesi
yazamamak
geçenlerde de yaklaşık bir saatlik hummalı bir karalayıp karalayıp silme ritüelinin ardından, biraz daha uğraşmak ile tası tarağı toplayıp nikaragua ya da ona benzer, tercihen ismini komik bulduğum bir ülkede kendime yepyeni bir sayfa açmak (hem belki o ülkenin dilinde yazabilirdim) arasında tereddütte kalmıştım ki, birden kafamda bir ampul yandı. blog'u olup da yazan tek kişi ben değildim ya; başka insanlar da tıpkı benim gibi içlerini döktükleri binlerce kişisel çöplüğe sahiptiler. peki ya ne yazıyordu kendileri? "cep telefonundan önce ne yapıyorduk?" gibi bir mana yükledim bu soruya ve araştırmaya koyuldum.
gerek ekşi sözlük'teki "sözlükçülerin blogları" başlığından, gerekse blogumuzu takip etme iddiasında bulunan üç-beş kişinin (hayranlarımız) takip ettiği (ancak hayranlık duymadığı) diğer bloglardan; kendime sekmeler dolusu incelenesi blog bulmuştum.
psödoentelektüellik zor zanaat. ancak çoğu yurdum insanı beceremiyor. iki satır wikipedia okuyup kendini konunun uzmanı olarak pazarlayabildiğin bir ortamda, çoğu bunu yapmaya bile üşeniyor. bu ellerinden gelmiyor, diyelim. yine de samimi olmayı deneyebilirler. zahir, onu da yapmaya niyetleri yok. kastıkça kasıyorlar, lakin sorun bu umutsuz çabaları değil, yapmacıklıklarını gizleyememeleri. sanırsınız ki ülkenin tüm sanatçı ruhlu insanları yapacak başka iş güç yokmuş gibi internete doluşmuş. "derin değilsin, entelektüel değilsin, sanatçı değilsin, eleştirmen değilsin, şair değilsin, yalnızca internet bağlantın var!"
dediğim gibi, iki satırı bir araya getiremeyen dimağlar hayatı çözme iddiasına girişmiş. ancak konumuz bu değil. konuyu kendimi beğenmişliğime getirecektim, fakat coştukça coştum, nereden bağlayacağımı bulamadım. sekme sekme yurdum blogları programını kendi kendime sunarken, sinsi bir narsisizm duygusu da ruhumu yavaş yavaş ele geçiriyordu. bu duygu, yazılanları okumamak için bin dereden su getirmemle, iyice su yüzüne çıktı (bin dereden getirdiğim suyun yüzüne hem de).
o sekmelere bakarken o kadar şımarmıştım ki, eminim o tavırlarımı görseydiniz budaklı meşe odunuyla kafama kafama vurmak isterdiniz. uydurduğum bahanelerden birkaç örnek verecek olursam:
yazı: "... bugünlerde kilo verme çalışmalarına ağırlık verdim..."
tepki: *cık cık* hayatta daha ilerideyim ben bundan, baksana kilo verme diyo, hem de ağırlık verme diyo, laf esprisi mi yapıyo anlamadım ki, ı-ıh yok gerek yok bunun yazısını okumaya... [sekmeyi kapat]
yazı: "geçtiğimiz günlerde falancanın senaryosunu yazdığı filanca isimli oyuna gittim."
tepki: gitmiştim ben o oyuna. benim hayatım bunun hayatını da kapsıyodur eminim ki. *klik* [sekmeyi kapat]
yazı: "torino-şikibomba yunaytıd maçları, taraftarlarının kalbinde her zaman için farklı bir yerdedir..."
tepki: [sekmeyi kapat]
yazı: yok. onun yerine envai çeşit siteden aşırılan rage comicler, videolar, gifler ve daha neler neler...
tepki: tumblr açsaydın ya birader? [sekmeyi kapat]
yazı: "bu haftasonu şunları şunları yaptım, bunları bunları yedim, bence hayat böyle bişey... ne garip vapurlar falan..."
tepki: teknoloji bize yaramıyo lan... [sekmeyi kapat]
gördüğünüz gibi, pek haklı bir neden uydurmama bile gerek yoktu. mala ve otomatiğe bağlayarak, gözlerim kısık, uykulu mu uykulu, kendi varlığımdan utanmasam ağzımdan salyaların akmasına dahi izin verecek bir şekilde -koltuğa da olabildiğince yamukça gömülerek- sekmelerin sonuncusuna geldim. hayır, burada hikaye ani bir dönüşe uğramayacaktı, bu son sitede hayatın anlamını bulamayacaktım. bu bir amerikan filmi, peri masalı ya da popülist bir hikaye değildi. mutlu son yoktur. son, başlı başına bir mutsuzluk biçimidir. sekmeyi kapattım ve hayatın sıradanlığına geri döndüm.
14 Ekim 2011 Cuma
ihtiyacın olduğu kadar mucizeler

işten ayrıldığı bir haftasonu akşamı, hafta içerisinde çekilişe günler var iken öylesine doldurduğu üç kolonluk kupon ile sayısal'da 4 tutturan garip bi insanım, sayısalda 4'ün daha fazla para verdiğini düşünürdüm bi de. çıkan para altı üstü bi gece dışarda takılmanı sağlayacak kadar bile olmayınca komik gelmekte insana, sayısal'a o kadar da güvenmemek lazımmış. neyse en azından üç gün arkadaşımın evine, "evdeki yabancı" modunda yerleşip de haftasonunu o evden çıkmadan geçirecek miktarda para bırakmış oldu cebime; o kadar da hayıflanmamak lazım. neticede çıkacağına, bir şey çıkacağına inanmadığım bi loto kuponu tuttu lan, komik işte.
aslında daha komik olan "bir mucize bekliyorsan gerçekten de ihtiyacın olmalı" sözünün, 4 sayıyı tutturduğumu farkettiğim an beynimden kulaklarıma, kulaklarımdan ise beynime gönderilmesi şeklinde bir feedback oluşturması olması oldu. oynadığım topu topu üç kolondan bi alttakine yazmış olduğum 37'yi bir kolon üstte kullanmış olsam beş tutturmuş olacaktım veya veya tutmayan iki sayıdan birisi olan 48 yerine 46 yazmış olsam da aynı şey olacaktı -ikisinin birden aynı anda olması ihtimaline gelmiyorum bile bak-. neyse sonra kulaklarımda çalan söze hak vermek suretiyle "o kadarına da ihtiyacım yokmuş mucizelerin sanırım, siktir et yıeaa" diye kendi kendimin düşüncelerini geçiştirdim.
arada sayısal oynamak lazımdı, şans bize küçük sürprizler yapar, biz de onlara sevinirdik.
11 Ekim 2011 Salı
uykusuzluk, black hole sun filan...
akşamın başına dönersek. bir gece daha geçirmek istemediğimi düşünerek iki gecedir kalmakta olduğum arkadaşlarımın evlerinden ayrıldım. dışarısı insanın derisine kesik atacak derecede soğuk olmasa da, sinüziti ve kronik ortakulak iltihabına sahipler için tehlikeli olabilecek derecede rüzgar içermekteydi. bense iki gün önce, iki gün sonrasının havasını hesaplayamayacak şekilde uygunsuz giyindiğimi durağa vardığım anda kavrayıp, geriye dönmüştüm. kendimi havaya daha uygun bir hâlde düzenlemek üzere, arkadaşımdan ödünç aldığım hırkanın kapşonunu(kelimenin orjinalindeki p ile ş arasındaki i'yi akıl eden bünyeye koyayım mümkünse) kafama çekmiş herkesten saklanan bir edayla, bu sefer durağa doğru bir geri dönüş yapmayı planlarken, biraz sonra kendimi durağı geçmiş bulacaktım. bi durak bi durak daha derken kendimi 4.levent'ten zincirlikuyuya kadar yürüyerek vardığımı farkettim.
"yağmur yürürken yolda yağması lazımdı insanların" diye düşünürdüm ki çünkü ben, zevkliydi işte yağmurda yürümek yalnız olsan da. sesinden midir bilmem, yoksa atalarımızdan kalma yağmurun temizlenme duygusu efsanesinden mi? kendimi hep rahat hissetmişimdir yağmurda yürürken, üzerime düşen her damlayla yavaş yavaş insandan sıçana doğru yol alsam da o anda pek de umursamam; ama sinüzite sahip bi insan olarak bu umursamamalara zaman zaman sövmelerim de olmuştur. pişman olmuş muyumdur... hiç sanmıyorum. "bir boşvernist hiçbir zaman pişman olmaz" diyip de susmak gelir içimden.
6 Ekim 2011 Perşembe
anlaşılayazılırken boşvermek şansı

Yazar olmak isterdim fakat yazdıklarımı anlayacak kitle o kadar ufak olurdu ki, gidip de o kitabın basılmasıyla insanların harcayacağı çabaların hepsi boşuna olurdu, -kitap yazan ama basmayan bi yazar olabilirim yani bak-. Hem insanın içine daral getiren boşvermişlikle alakalı yazılardan kaç kişinin hoşlanması mümkün ki. Şu cümleyi yazdıktan sonra bile “siktir et abi sikimsokum tasarımcılık(lütfen evcilik gibi bişi algılayın bunu) adı altında bir yerlerde bişiler yaparsın işte, anlamsız bişiler, kendini tatmin etmeye o kadar da uğraşma, kim tatmin olmuş ki dünyada” diyosam ortada ciddi bi boşverme sorunu vardır; ama bu umurumda mıdır?
"bilmem" diye kendi kendime yanıt verdikten sonra tramvaydan inmiştim artık. biraz aptal aptal yürüdükten sonra sayısal oynayayım bari dedim. ilk kolona son gördüğüm 6 arabanın plakasının son iki rakamını girdim. diğer ikisini, rastgele bir biçimde işaretledim. bu sırada yanımda kupon dolduran dayı, "bu akşam çekilmiyor o" diyormuş ısrarla birşey söylemeye çalıştığını görünce kulaklığı çıkardım ve ozman duymuş bulundum kendisinden heyecanlı heyecanlı ve "yıllarımı şans oyunlarına verdim ben" müzmin kaybedenliğiyle çıkan sesler bütününü, "hemen zengin olmama gerek yok, cumartesiyi bekleyebilirim" ile "fark etmez nasılsa çıkmayacak" arası bir bakış ataraktan, "biliyorum" dedim. kupon yatırma sırası beklerken bana melul melul bakan tuzlu fıstık paketlerine de daha fazla dayanamayıp tuzlu fıstık da alıp dükkandan çıktım.
asla tutmayacağını bildiği, henüz çekilmemiş olan loto kuponlarını şu sıralar okuduğu kitabın arasına koymuş olmanın verdiği garip hissiyatla bi sigara daha yakıp yoluma devam etmek o kadar da kötü bir duygu değildi. eve gelip iki saat yatakta debelenip uyuyamayacağını anladıktan sonra, "zaten 12'de uyanacaktım mk" diye bir küfür savurdum, ettiğim küfürün hemen sonrası "ya kupon tutarsa..." şeklinde başlayan hayaller bile kurmadığımı farkettim iki saatlik uyumaya çalışma sürecinde.
hayal kursaydım uyumuş olurdum, olmadı ne yapalım.
27 Eylül 2011 Salı
septemberated
sorun ne, biliyor musunuz? O KOCA GÜNEŞİN YAĞMUR BULUTLARINDAN BÜYÜK OLMASI. yani, dostlarım, demek istediğim; hava bir türlü soğumuyor. zaten hangi çağda yaşadığını bile karıştırmaya meyilli olan beni de sarsan tam olarak bu. her sabah uyandığımda aklımdan geçenleri basit bi algoritmayla açıklamaya çalışacak olursam:

