boşvernist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boşvernist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2012 Perşembe

kibrit


"gecenin bi yarısı, saat başına bir arabanın geçmesinin olağandışı sayıldığı bir sokakta, iki arabanın arka arkaya geçmesini beklemek gibi olacağından bahsetmemiştin" derken, suratına bakılırsa ciddi olduğunu düşünebilirdiniz. ama ben, ciddi olduğunu söyleyemezdim; olayların bu noktaya geleceğini kestiremeyecek kadar düşünme kabiliyetinden yoksun olamazdı, tanıdığım kadarıyla olmamalıydı, şarkıda da dediği gibi: beyaz tavşanı takip ediyorsanız, düşmeyi de göze alacaktınız.

tartışmak gereksizdi, burada dil dökmelerimiz bir işe yaramayacaktı. karşımda oturup sussaydı da iletişim kurabilirdik; yani, eskiden öyleydi,  ve yetenekler kolay kolay kaybolmaz diye bilirdim. belki de aslında yapmak istediğimiz bir uzlaşıya varmak değildi şu konuşmada; sanırım arzumuz her şeyi tamamıyla yakmaktı ve bunun farkında mıydık, kendi adıma bilmiyordum.

"birisinin benzini dökmesi birisinin de kibriti çakması gerekiyordu ve görev paylaşımı konusunda sıkıntı yaşıyor gibiydik" diye düşünürken, aslında söyledikleriyle, şu suratıma bakmayan uzaklara dalmış gitmiş taklidi yapan bakışlarıyla, benzini çoktan dökerekten zaten çıkacak olan yangının tohumlarını ıslatmış olduğunu farkettim. salağa yatmakla meşguldüm; haksızlık vardı burada: kibriti çakmak sanki omuzlara daha çok sorumluluk bindiren bir işti. ama bi yandan da bana kalan görevin zorluk derecesi pek yüksek değildi: öyle drama yeteneğimi filan konuşturmama, afili cümleler kurmama  gerek yoktu, ben olmam ve ben olmamın getirdiği bir hareket gayet yeterli olacaktı, zaten başkası gibi davranmak pek bana göre bi iş değildi.

"haklısın" dedim, sadece "haklısın". ve bana kalırsa onun penceresinden bakıldığında haklıydı ama şöyle bir sorun vardı: elimizdeki veriler onun penceresinden görülenlerle kısıtlı değildi; ve o, o kısıtlı alandan baktığı sürece geri kalanı göremeyecekti. görmesini sağlamaya çalışabilirdim; ama bu, şu anki sondan daha farklı bir son sunmaktan ziyade, sadece benim de haklı olduğum yönler olduğunu gösterecekti ve ben bu işle uğraşacak zerre istek barındırmıyordum, hem zaten iyi adam olarak bilinmekten sıkılmıştım, biraz da kötü olarak bilineyim n'olacaktı, taşıyamayacağım bir sorumluluk gibi gelmiyordu hiç şu an.

diyeceği bir şey olmadığını, her şeyin bittiğini bilmeme rağmen, paltomu üzerime geçirirken nezaketen de olsa, suratımda umursamaya çalışıyomuş izlenimi yaratan bi ifadeyle -ki gerçekten umursayan bi ifade takınmak isterdim, ama şu an kaybetmeyi kabullenmeyle gelen boşvermişlik aşamasındaydım, baya baya üzgündüm ama umursayamıyordum işte- "diyeceğin bir şey var mı" gibilerinden önünde durdum. ağır ağır giyinmiştim ve bu süre içinde tahmin ettiğim gibi ağzını açmayı bırak; baktığı yönde, bakışlarında en ufak bir değişme olmadı bile. ben de üzerime düşen son görevi yaptım: "hoşçakal" diyip, arkamı döndüm ve kapıya kadar belki bir ihtimal bir şey der diye yavaş adımlarla gittim. ses gelmedi tabii ki, kapıda bekleme yapmadan çıktım, zaten yeterince yavaş davranmıştım.

kapıdan çıktıktan sonra ufukta kaybolacak olan ben iken, kaybolan tek şey boşvermişliğim olmuştu,  "çıkarken düşürdüm sanırım" diyip, geri dönmeye niyetlediysem de bu kadar saçmalamama izin veremezdim. oturmamın en az garipseneceği  en yakın yere çöküp, kulaklığı kulağıma geçirip, bi sigara yaktım, şarkının sözlerine mırıldanarak eşlik ettim:

Showed her and I told her how
She struck me but I'm fucked up now

8 Ekim 2012 Pazartesi

son beyazı


"şu hâlinle hayatta kalman mucize" dedi. dalgındım.

hayatımın şu gününe kadar aradığım mucizenin hayatımın kendisi olduğunu bildirmişti sanırım demin. dalgınlığımı savuşturmaya çalışıyorken, neyi kastettiğini derinlemesine düşünmeye başlamıştım. "galiba yarım metre dibimde kaliteli xenon farların uzunlar açık vazitette görüş alanımın içinde, gözüme 90 derece hizada olması" durumunu en azından bir kez yaşamış olmam durumundan bahsediyordu, hani şu kıyısından geri dönenlerin gördüğü ortak görüntü, hep bahsettiği kutsal beyazlık.

gözüne far tutulmuş tavşan* saçmalaması sıklıkla başıma gelen bir olaydı; fakat o kutsal beyazlıkla pek de alâkalı değildi sanırım bu. ama, tahminimce benzer şeyler olmalıydılar: o kadar yol almışken ölümden dönmek de saçma değil miydi ki yani şimdi?

anlattıklarını dinlemiyordum ve bana bakmadan konuştuğundan anlattıklarını dinlemediğimin farkında değildi. yine ilkokulda yeteri kadar yeşilay haftası kutlamamış bir doktor ile karşı karşıyaydım alt tarafı, nesini dinleyeydim. hava kirliliği, yediğimiz içtiğimizin içindeki bi ton katkı maddesi, modern hayatın bize yaşattığı şu stres, yediğimiz radyasyon s*kinde değildi de taka taka iki ciğere düşman olanlara takıktı sadece. insan dediğin yalnızca ciğerlerden mi ibaretti; bunun midesi vardı, kolu vardı, bacağı vardı, beyni hatta kalbi bile vardı be.

ve şu an; anlattığı konunun içeriği bakımından beynimi bulandırmak suretiyle ona zarar verirken, eş zamanlı olarak anlatırken kullandığı üslup ile de kalbime zarar vermekteydi. tüm bunları farkında olmadan yapmaktaydı, fark etseydi yapmazdı heralde, ne bileyim o kadar yıldır birbirimizi tanıyorduk ve birbirimizi bi bu kadar daha tanımak için vaktimiz olduğunu sanmıyordum. hatta aradan geçecek olan zaman bizi birbirimize yabancılaştırabilirdi bile belki.

"öyle olur muydu lan acaba" diye bi düşündüm, aklım şimdi de buna takılmıştı. sonra bi noktada böyle bir şey için en azından ikimizden birinin  "tanıdığına pişman olunan insanlar"dan olması gerektiğine kanaat getirdim, içimden "ikimiz de onlardan değiliz ki b'olum" diyip de rahatladım, bu saatten sonra da olmazdık sanırım.

sahi beni tanıdığına pişman olan bi insan tanımış mıydım ben acaba? hiç hatırlamıyordum. belki de vardı böyle insanlar da söylemeden çoktan çıkmışlardı zaten yaşam alanımdan. insan giderken bi söylerdi yahu, bilgilendirirdi böyle böyle diye, benim de kendimi tanımama yardımcı olmuş olurlardı, insanın kendisini hiçbir zaman tam olarak tanıyamayacak olması, kendisiyle tanışamayacak olması çok acı bir şeydi neticede.

ben daldan dala atlayan maymun misali düşünceden düşünceye geçerken, o çoktan önlüğünü çıkarıp, dışarı çıkmak için hazırlanmıştı bile, anca omzumu onun dürtmesiyle gelen irkilmemden sonra farkettim. "bir şeyler içmeye gidelim mi" şeklindeki sorusuna kafamı onaylar vaziyette sallayaraktan karşılık verirken ayağa kalktım, sonra da ardına düştüm.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

earthrise

earthrise, siktiğimin gezegeninin uzaydan insan eliyle çekilmiş ilk fotoğrafı. uzaktan ne kadar da şirin, ne kadar da mavi, ne kadar da zararsız duruyor değil mi? sağlığımıza kastın var ey dünya, ben seni nasıl seveyim!

gerçi her ne kadar böyle desek de astrolojiyi ele aldığımızda güneş sistemindeki diğer gezegenlere kıyasla dünya'nın daha bi masum olduğunu görüyoruz; siktiğimin jüpiterinin venüs'ü gölgelemesiyle hayatımıza kayışını unutmayalım gençler, hatırlayın o astroloji yorumlarını: "
Ekimde zaten Satürn sizi zorladığı konumdan çıkıyor ve Akrep burcuna girecek" mına kodum satürn'ü bize gireceği kadar girmiş zaten akrep'e girmese bari diyoruz ama durmuyor bizden çıkıp akrep'e giriyor. az mı gerginlik yaşadık, neptüm ipnesi güneş'ten uzaklaştı diye; eğitim ve aşk hayatımız sıkıntıya girmedi mi plüton götüm götüm bizim etki gezegeninize yaklaştı diye.


güneşi ve onun birkaç milyar yıl sonra çökecek sistemini 
toptan sevmiyorum ve de uğraşmayın sevdiremezsiniz; çünkü biliyorum ki o da beni sevmiyor, derken Velvet Underground'ın  1970 tarihli "loaded" albümünden işbu eser geliyor:


4 Mayıs 2012 Cuma

sinekleri satışa koymak




Yaşlı adam sinek satıyordu. günün en işlek saati olması gereken şu vakitte, girdiğim dükkandaki boşluğu en iyi bu şekilde tanımlayabilirdim.

içeride biraz fazla dolaşmıştım. bir şeyleri bulamıyormuşum gibi yaparken yaşlı adamı incelemekteydim aslında uzaktan uzağa: bu sinek satma işini normal bir şey olarak karşılamaktan çok, garip olduğunun farkında fakat umursamaz vaziyetteydi, aslında zihnen ölmüş sadece üzerinde yaşam sürdüğü vücuda vekalet ediyor gibiydi. vekaleti ondan birinin alacağı gün de pek uzak durmuyor gibiydi esasında. güneşin saçlarının tepesi açıkları ışıl ışıl parlattığı şu saatte rakı demlenmeye başlamanın başka bir açıklaması olamazdı.

rakıda bir fondip, bir yavaş yavaş yudum şeklinde gittiğini farkedecek kadar dükkanda oyalandım. "sarhoş olmamı bekleyip de kitapları ucuza kapatacağını sanıyorsan yanılıyorsun delikanlı" dedi. gülümsedim. gülümsememi hoş karşılamış olacak ki "buyurmaz mısın" dedi. oturdum, yapacak bir şeyim yoktu, böyle bir dayıdan gelen teklif reddedilemezdi; suratındaki her bir kırışık ilginç bir öyküye aitmiş gibi geliyordu -kaldı ki rakı tekliflerini pek reddedebilecek iradeye hayatımın şu gününe kadar ulaşamamıştım; çünkü rakı, içenin içindeki ilginç hikayeleri dışarı çağıran teşvik edici bir fısıltı gibiydi kulaklarda-. çektim tabureyi oturdum, bir çok şeyden konuştuk: krallardan ve soytarılardan, küçük ve can sıkıcı şeylerden, onun yanında en büyük konulardan da bahsettik. konulardan bazıları çıkmaz sokaklar gibiydi, devam edip vakit harcamak yerine geri dönmeyi tercih ettik. sustuk biraz, çok sustuk, sonra toptan sustuk.

20 Mart 2012 Salı

I am I am I am Superman and I can do anything

her seyi yapabilirmisim gibi geliyor, o yuzden uyuyacagim. hiçbir şeyi yapamayacak olsam da, yapacağım şey değişmezdi: o zaman da uyuyacak olurdum.

her koşulda ilk fırsatta yapacağım şey uyumak olacaksa, "bu her şeyi yapabilirim ben" hissiyatı sanki biraz yanılsama idi. her şeyi yapabilecekse niye uyumak istesindi ki insan; ne bileyim, uyku bir parça ölüm değil miydi esasında, eğer ki o süreç içerisinde görecek tatlı rüyalarınız yoksa?

aslına bakarsan kabus görmek de, hiçbir şey görmemekten iyi miydi ne bi yerde: panikle yataktan uyandıracak, heyecanlanacak şeyler olmaktaydı işte, hatırlanacak bir şeyler vardı uykunun içine dair, "gözleri kapadın-gözleri açtın"dan ibaret değildi. her günün başlangıcında, insanlık tarihinin en önemli felsefi sorunu sayılan "bugün de kaldığın yerden devam etmeli mi etmemeli mi konusu"nda senin kararına bir etki olacaktı belki, o rüya-kabus her neyse işte.

etkiler önemliydi, etkisizlikten sen de korkarsın kabul et, hepimiz korkarız bunda sorun edilecek bir şey yok; yaratılışımız kaynaklıydı hepsi, etkileşmek zorundaydık birileriyle, bir şeylerle, bazen yalnızca kendimizle. efsanedeki gibi insanlar yaratıldıkları gibi ikiye bölünüp parçalar birbirinden bağımsız rastgele dağıtılmışlardı belki. hayatımız diğer yarımızı aramakla geçecekti, onu aramaya çalışmadan hayata devam edemezdik, bulana kadar etkileşirdik yapabildiğimiz kadar. belki hiç bulamayacaktık o tamamlayacak parçayı; ama bu etkileşimler avutacaktı bizi. belki de sadece aramaktı tüm olay, bulmak değil; sonuna gelmeden bilemezdik, hepsi bu.



# ilk cümle için dansedenayi'ya teşekkürler.

18 Mart 2012 Pazar

"Keşifte çok geç kalmışsınız."

-keşifte çok geç kalmışsınız.
-anlayamadım?
-çok geç işte.
-peki.

kafasından cümleyi çıkaramadan tüm yolu geri yürüdü, ne kadar geç kalmış olabilirdi; düşündü. geç kalmanın geçi-erkeni mi olurdu? beyninin yarısı "geç kalmışsam geç kalmışımdır" diye geçiştirmeye çabalarken, "geç kalınmamış olsa, ihtimaller yaşamı farklı varyasyonlarla ilerletmiş olur muydu?" sorusu diğer yarısında dönmekteydi. zaman, geç kalıp kalmama meselesi, geç kalmanın ölçülebilirliği ... tüm bu beyin aktivitelerine değecek kadar büyük sorular mıydı tüm bunlar?
tüm bu kafasında dönen düşünceler içerisinde tekel'e uğrayıp ihtiyaç molası verdiğini, iki kolon sayısal oynadığını, eve girip kendini direkt yatağa attığını, birkaç dal sigara tüttürüp bi yandan da kendisi için mitleşmiş kırmızı'yı içtiğini, açtığı listede bilmem kaç şarkı döndükten sonra fark etmişti. düşünmeye başlamaktan, farkındalığa kadar olan kısmın tümünü beynini stand-by'a almak suretiyle başarabilmişti. taa ki "john frusciante-time is nothing" rastgele gelip de; kendisini 4. boyuttan bi dürtmeyle uyandırana kadar: tüm bu zamanla ilgili düşünme çalışmaları; gereksizliğin, dünyaya herhangi bir iz bırakma ihtiyacı duymamış ilkel bir topluma ait sadece konuşulan, yazıya dökülmeyen bir dildeki karşılıklarından biriydi.


# ilk cümle için tottokoro'ya teşekkürler.

2 Mart 2012 Cuma

güncelleme ikiüçikibinoniki

bazen boş işlerle uğraştığımı düşündüğüm oluyor. sonra şöyle bi diğer insanların ne yaptığına bakıyorum, "e lan bunların uğraştığı, önemsediği şeyler bana göre daha boş işler b'olum" diyip de; boş işlerimle uğraşmaya devam ediyorum.

kendimle ilgili şüphelerim azalıyor; galiba aptallaşıyorum. "ignorance is bliss"i "aptallık rahatlıktır bebeğim" şeklinde yorumlu ve yarakkürek bir çeviri yoluna gider ve de konuyu s*ktir eder geçerim.

bi de biri dünyanın eğimiyle oynadı sanırım, bi tarafa doğru meyil var arkadaşım, aşağı doğru gidiyoruz hafif hafif kaymak suretiyle. ben dibi bulmadan önce, ilgilileri göreve çağırıyorum.
kesin yine bu özgüven dolu ipnelerin işidir mk; hepiniz bi taraf toplandınız da, tepsi dünyamızın tek bir yönden ağır çekmesine sebep oluyonuz di mi lan g*tverenler. azıcık sağ sol yapın da dengemizi bulalım, kümeleşmeyin dağılın. o kadar egoyu bir noktadan etkimeyle kaldırabilecek bir dünyada yaşamıyoruz, bi öğrenemediniz esteban'ın evlatları.

not: şu sıralar diksiyonum y*rrağı yemiş durumda.

13 Aralık 2011 Salı

statik yabancılık

"stonehenge'e gittim, gelicem" şeklinde bir mektup yazıp odasında masanın orta yerine bıraktıktan sonra, yüzmilyonlarca eşya arasından hangisini alması gerektiğine karar veremeyip çantasını toparlayamadı. mektubu bi kenara saklayıp biraz daha uyumaya karar verdi.

yatağında dönüp dönüp, biraz daha dönerken "uyuma isteği ile uyumanın gerçekleşmesi direkt olarak mümkün olsaydı, dünya çok daha güzel bi yer olurdu" diye aklından geçirdi. ne bileyim evrim sürecimiz sonucunda on-off tuşu filan geliştirmiş olsak fena olmaz diye düşünüyordu sanırım o da; uyuma zorluğu çeken, hayalgücü körelmemiş, ortalamanın üzerinde filan olan her birey gibi.

kafayı toparlamak için uzaklara gitme fikrini uygulamaya çalışmak bile kafayı başlı başına kapasitesinin üzerinde dolduracak bir aktiviteymiş aslında; stonehenge yerine machu picchu mu yapsak yoksa, dedi: nasıl olsa, herhangi bir yeri yoktu ayırtılmış olarak bir ulaşım aracı üzerinde. "ulan spontane bir şekilde oralara mı gidilirmiş, sen bakkala bile planlamadan gidemezsin" diye içsesten sövgüler yedi. yattığı yerde tüm bunları düşünürken bakkala gidip bir sigara alıp gelmek en mantıklısı dedi.

"stonehenge'e gittim gelicem" yazısını, "bakkala sigara almaya gittim, beklemeyin ama gelcem" yazısı ile değiştirdi. dışarıya çıktı, sigarasını alıp gelmişti, iki üç dal arka arkaya içti hâlâ uykusu yoktu. masanın üzerine yazı duruyordu ama o evdeydi. evden çıkmadan önce yazıyla fotoğraf çekilmeyi düşündü, vedalaşacak bir kişi bile evde yoktu ama, vedalaşmak bu tarz durumlarda en mühim ihtiyaçtı. kağıtla vedalaşılırdı işte ya nedir yani, kimse görmeyecekti zaten.

bir kağıtla yaşanabilecek en muhteşem vedalaşmalardan birini yaşamamıştı elbet ama; kendi çapında mütevazi bir vedalaşmayla boynu bükük kalmayacak şekilde bırakmıştı onu. sigara almaya kısmına kadar olan parçayı yırttı, arkasından insanları gülümsetmek isterdi belki ama gizem yaratmak daha cazip geldi. yarısı yırtık bi kağıdın var olan yarısında "gittim, beklemeyin ama gelicem" yazısı, göze hoş geldiği kadar söyleyince kulağa da hoş geliyordu. hayatında hiçbir zaman gizemli olamamıştı zaten, çıkacağı bu yolculuktan belki yıllar sonra dönecekti, şurada bir iki gizem yarataydı da tadını çıkaraydı, bunu ona çok görecek değildi ya kimse.

"sigara almaya" yazısını pantolonunun sağ göt cebine katlayıp koydu, kağıttan bir parça gittiği yere kadar onunla gidecekti. bir daha yatağa yattı, machu picchu-stonehenge bunları düşündü, aslında sadece yabancıdan sayılacağı kadar uzağa gitmek gayet yeterliydi; tüm bu çabaların ne gereği vardı. bu çabaların anlamsızlığı görünce kendi kendine bir an çok sevimsiz geldi: gereğinden fazlasını isteyenlerden biriymiş gibi hissetti.

gözleri kapanırken tek düşündüğü kendisini yabancı hissetmek için herhangi bir yere gitmesinin gereğinin olmadığıydı. yolculuk için çanta toplama işlemi diye yaptığı şey aslında şu an için sadece odayı dağıtmak olmuştu şu an gözünde, uyanınca toparlardı, sigaradan son nefesini aldıktan sonra sigarayı söndürmek üzere karanlıkta küllüğü buldurmaya çalıştı. söndürme işlemi başarıyla gerçekleşmiş ve üzerinden zor uyuyan birinin içinin geçmesine yetecek kadar süre geçmişti ki, zilin ısrarla çalmasından gelen ses, tüm kafa sikiciliğiyle beyninin içinde yankılanmaya başlamıştı. üstüne geçirdiği hırka, ayaklarına geçirdiği terlikle; uyku sikilmesinin, yabancı hissetmek için yeterli olduğunun farkına vardı, kim basıyorsa basıyordu açmayacaktı; umursamazca, raftan rastgele bi kitap aldı. zile basmalar bittiği an rastgele bir sayfa açıp okumaya başladı.

29 Kasım 2011 Salı

22 Kasım 2011 Salı

mutsuz olma hakkı

ortada bi bant kopması durumu bariz, ne kadar derine insem de tam manasıyla o bandın nerede, nasıl, niye koptuğunu bilsem bile artık eskisi gibi olamayacağını biliyorum; kurcalamak çözmek de istemiyorum. zaten bant da git gide her bir yerinden kopa kopa, düzeltilebilecek aşamayı çoktan geçti. belki de şu anki(şu an dediğim bir kaç senedir sürüp gelen bir "şu an süreci" bu) geldiğim boşvermiş tavırlarım hep içimde bir yerlerde zaten hep vardı, en başından beri; sadece ortaya çıkışı zaman aldı.

üzgünüm ama; büyüyorum ve gördüğüm şey:
yaşadığımız hayatın boşuna sayılmaması için, belli kriterlere ulaşmamız, o kriterlere ulaşmak için gerekirse, sabah akşam dilimize sakız edip yücelttiğimiz -güven gibi, arkadaşlık gibi- bazı kavramları feda etmemiz, bunlarla egomuzu doyurduktan sonra, hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmemizdir.
önümüze çıkan herbir küçük egoyu yutup hepsi için bonus puanlar toplayıp daha da büyüyeceğiz. olabileceğimizin en büyüğü olmalıyız. ha önceden biz de yutulmuş olabiliriz, ama sorun değil biz de birilerini yutmalıyız, hem daha önce yutulmuş olmamız, bize bu yutuşlarımızda haklı gerekçeler sunacak olup, vicdanımızı rahat tutmamızı sağlayacaktır.

ya da bunları yapmayıp -belki de yapamayıp- ya da artık yapmak istemeyip,
hiçbir şey olamayan, bantı kopuklardan, toplumun omzundaki yüklerden sayılacağız.
e ama hani "bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydi?".
ego tatminiyle gelen o bireysel mutluluklar, mutluluk muydu harbiden be?






dipnot:
yazmak için bence bir kaç sene geç kalmış olduğum bu yazıyı,
kafamda toparlamak için
sanki şu şarkıyı duymayı beklemişim:
http://fizy.com/#s/16cykb

işbu yazıda hedefimde:
ben -kendim- vardım,
sen vardın,
o vardı,
biz hayli hayli vardık,
ama siz de vardınız,
tabii ki en çok onlar vardı.
geldiğimiz noktada hepimiz vardık amına koyayım işte.

of what was everything?

müziğini yarım yamalak dinleyerekten, sözlerine dikkat etmeden bir şans verip "iyi değilmiş lan bu, sevemedim" dediğim günlere yanarım yanarım, pearl jam'in malum şarkısı black için.
resmen o günden, "lan ben bu şarkıya nasıl haksızlık etmişim" şeklinde düşünmeye başlamamla durumun farkına vardığım güne kadar, bir evrim sürecindeymişim de farkında değilmişim diye düşünürüm, şimdi durup da şöyle bi uzaktan bakınca, durup da bi "n'apıyorum ki ben" diyince.

n'aptığımın farkında mıyım peki? pek sanmıyorum, yaşandığı tarihten uzaklaşıldıkça daha anlaşılabilir oluyor bazı günler, ama zaman geçmiş oluyor; yapacak pek de bir şey kalmıyor ellerimizde. hem zaten o kadar da takılmamak lazım nitekim farkında olmanın da pek bi getirisi olamıyor sanki.

der ve sözü eddie vedder abime bırakırım.

5 Kasım 2011 Cumartesi

kişisel bir gol

ağzından çıkan kelimelerin toplamı bazen öylesine gereksiz bir noktaya gider ki, adeta kendi kalene o an farkında olmadan, yıllar boyu unutulmayacak bir gol atmış olursun. geri almanın imkanı olsa elbet alırsın ama; elinden bu konuda bir şey gelmez. açıklamaya çalışırsın; fakat, bir kere yanlış anlaşılacak sözcükler toplamını ağzından çıktıktan sonra ifade etmek istediklerinin onlar olmadığını anlatmaya çalışsan da, onlar ağzından çıkan sözcükler ve karşı taraf tarafından öyle anlaşılmış kelimelerdir, umarsızlık olur içine düştüğün.

bazen sevmediklerine bunu yaptığında bile "neden oldu bu" dersin. bazen sevdiklerine yaparsın, kafandan çıkmaz, ne yapacağını bilemezsin, belki de "Ahlâka dair bildiğin ne varsa futboldan öğrenmiş* lanet bir adamsındır" sadece, böyle saçma sapan bir gole benzetirsin durumu. güzel anları ve de her zaman her şeyi bok edebilme yeteneğinin farkında olup, kendinden nefret ederek yaşamaya bi şekilde devam etmeye çalışırsın kaldığın yerden.



* "Ahlâka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim, çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi." Albert Camus (doğum günü kutlu olması gereken, olamadığım kadar doğru insan)

anger management yöntemleri

21 Ekim 2011 Cuma

kalabalığa ahlâk dışı sövgüler

selamlar gençler, toplumda mezar sikicilerin sayısında görülen yoğun artış sonrasında, mezarlara gereken saygının gösterilmesi ve mezarlıkların düzeninin bozulmaması adına, insanımızın ölü-sikme eylemini kolaylaştırmak için birkaç arkadaş toplanıp nekrofil genelevi açıp nekro-pezo olmaya karar verdik. fotoğraf da içinde çeşitli düzenlemeler yapıp kullanıma hazır hâle getirdiğimiz mütevazi bangbus'ımızdan. içerisi biraz kötü kokuyor ama ölüyü seven formaldehitine katlansın artık arkadaşım.

not: bir de bangbus'ı kullanacak E sınıfı ehliyet sahibi bireyler arıyoruz; başvurular için lütfen: 05xx xxxxxxx

14 Ekim 2011 Cuma

ihtiyacın olduğu kadar mucizeler


işten ayrıldığı bir haftasonu akşamı, hafta içerisinde çekilişe günler var iken öylesine doldurduğu üç kolonluk kupon ile sayısal'da 4 tutturan garip bi insanım, sayısalda 4'ün daha fazla para verdiğini düşünürdüm bi de. çıkan para altı üstü bi gece dışarda takılmanı sağlayacak kadar bile olmayınca komik gelmekte insana, sayısal'a o kadar da güvenmemek lazımmış. neyse en azından üç gün arkadaşımın evine, "evdeki yabancı" modunda yerleşip de haftasonunu o evden çıkmadan geçirecek miktarda para bırakmış oldu cebime; o kadar da hayıflanmamak lazım. neticede çıkacağına, bir şey çıkacağına inanmadığım bi loto kuponu tuttu lan, komik işte.

aslında daha komik olan "bir mucize bekliyorsan gerçekten de ihtiyacın olmalı" sözünün, 4 sayıyı tutturduğumu farkettiğim an beynimden kulaklarıma, kulaklarımdan ise beynime gönderilmesi şeklinde bir feedback oluşturması olması oldu. oynadığım topu topu üç kolondan bi alttakine yazmış olduğum 37'yi bir kolon üstte kullanmış olsam beş tutturmuş olacaktım veya veya tutmayan iki sayıdan birisi olan 48 yerine 46 yazmış olsam da aynı şey olacaktı -ikisinin birden aynı anda olması ihtimaline gelmiyorum bile bak-. neyse sonra kulaklarımda çalan söze hak vermek suretiyle "o kadarına da ihtiyacım yokmuş mucizelerin sanırım, siktir et yıeaa" diye kendi kendimin düşüncelerini geçiştirdim.

arada sayısal oynamak lazımdı, şans bize küçük sürprizler yapar, biz de onlara sevinirdik.

11 Ekim 2011 Salı

uykusuzluk, black hole sun filan...

N.K.A. da şu saate kadar uykum gelmesi gerekmekteydi diye kendime söver iken, işbu eser aklıma düşüp de dinlemek istedim ninni niyetine. karanlıkta ekranı çiziklerden ölmekte olan façalı mp3player'a ulaşmayı çabalarken içsesten "aç bilgisayarı mk, yataktan mı çıkacaksın şimdi, sanki uykun var da ekran parlaklığı uykunu kaçıracak" şeklinde gelen seslenişe "çok doğru söyledin be abi" şeklinde hak verip bilgisayarı açtım, klibi izledim, klibin rahatsız etme yetisini sanki bilmiyormuşum gibi ve de bok varmış gibi. saygı duyulması gereken bi nefret kusma örneği lan bence bütün klip. neden bunları yaptım ve neden şu an buraya yazıyorum pek de bilmiyorum aslında.

akşamın başına dönersek. bir gece daha geçirmek istemediğimi düşünerek iki gecedir kalmakta olduğum arkadaşlarımın evlerinden ayrıldım. dışarısı insanın derisine kesik atacak derecede soğuk olmasa da, sinüziti ve kronik ortakulak iltihabına sahipler için tehlikeli olabilecek derecede rüzgar içermekteydi. bense iki gün önce, iki gün sonrasının havasını hesaplayamayacak şekilde uygunsuz giyindiğimi durağa vardığım anda kavrayıp, geriye dönmüştüm. kendimi havaya daha uygun bir hâlde düzenlemek üzere, arkadaşımdan ödünç aldığım hırkanın kapşonunu(kelimenin orjinalindeki p ile ş arasındaki i'yi akıl eden bünyeye koyayım mümkünse) kafama çekmiş herkesten saklanan bir edayla, bu sefer durağa doğru bir geri dönüş yapmayı planlarken, biraz sonra kendimi durağı geçmiş bulacaktım. bi durak bi durak daha derken kendimi 4.levent'ten zincirlikuyuya kadar yürüyerek vardığımı farkettim.

"yağmur yürürken yolda yağması lazımdı insanların" diye düşünürdüm ki çünkü ben, zevkliydi işte yağmurda yürümek yalnız olsan da. sesinden midir bilmem, yoksa atalarımızdan kalma yağmurun temizlenme duygusu efsanesinden mi? kendimi hep rahat hissetmişimdir yağmurda yürürken, üzerime düşen her damlayla yavaş yavaş insandan sıçana doğru yol alsam da o anda pek de umursamam; ama sinüzite sahip bi insan olarak bu umursamamalara zaman zaman sövmelerim de olmuştur. pişman olmuş muyumdur... hiç sanmıyorum. "bir boşvernist hiçbir zaman pişman olmaz" diyip de susmak gelir içimden.

6 Ekim 2011 Perşembe

anlaşılayazılırken boşvermek şansı

Herkes tarafından anlaşılan bi insan olmak kadar gereksiz bi çaba yok sanki. Herkesin anladığı ya da aslında sadece anladığını sandığını iddia ettiği şeyleri pek sevememişimdir hep. Popüler kitapları okumaktan hep kaçmışımdır. Üstünden yıllar geçtikten sonra kitaplar hala anlam ifade etmektelerse gerçekten okumaya değer gelirler bana, ne biliyim o kadar uzun yaşamıyoruz sonuçta ortalama bi insan hayatını baz alırsak. Bi de buna kuvvetle muhtemel normal bi insan ömründen daha kısa yaşayacağımı katarsam –ki uzun yaşamak ki bi arzum olduğu çıkarılmasın, bu bir hayıflanma değil-, Vaktimi okuduktan sonra “bune lan” diyeceğim bir kitapla harcamak istemem.

Yazar olmak isterdim fakat yazdıklarımı anlayacak kitle o kadar ufak olurdu ki, gidip de o kitabın basılmasıyla insanların harcayacağı çabaların hepsi boşuna olurdu, -kitap yazan ama basmayan bi yazar olabilirim yani bak-. Hem insanın içine daral getiren boşvermişlikle alakalı yazılardan kaç kişinin hoşlanması mümkün ki. Şu cümleyi yazdıktan sonra bile “siktir et abi sikimsokum tasarımcılık(lütfen evcilik gibi bişi algılayın bunu) adı altında bir yerlerde bişiler yaparsın işte, anlamsız bişiler, kendini tatmin etmeye o kadar da uğraşma, kim tatmin olmuş ki dünyada” diyosam ortada ciddi bi boşverme sorunu vardır; ama bu umurumda mıdır?

"bilmem" diye kendi kendime yanıt verdikten sonra tramvaydan inmiştim artık. biraz aptal aptal yürüdükten sonra sayısal oynayayım bari dedim. ilk kolona son gördüğüm 6 arabanın plakasının son iki rakamını girdim. diğer ikisini, rastgele bir biçimde işaretledim. bu sırada yanımda kupon dolduran dayı, "bu akşam çekilmiyor o" diyormuş ısrarla birşey söylemeye çalıştığını görünce kulaklığı çıkardım ve ozman duymuş bulundum kendisinden heyecanlı heyecanlı ve "yıllarımı şans oyunlarına verdim ben" müzmin kaybedenliğiyle çıkan sesler bütününü, "hemen zengin olmama gerek yok, cumartesiyi bekleyebilirim" ile "fark etmez nasılsa çıkmayacak" arası bir bakış ataraktan, "biliyorum" dedim. kupon yatırma sırası beklerken bana melul melul bakan tuzlu fıstık paketlerine de daha fazla dayanamayıp tuzlu fıstık da alıp dükkandan çıktım.

asla tutmayacağını bildiği, henüz çekilmemiş olan loto kuponlarını şu sıralar okuduğu kitabın arasına koymuş olmanın verdiği garip hissiyatla bi sigara daha yakıp yoluma devam etmek o kadar da kötü bir duygu değildi. eve gelip iki saat yatakta debelenip uyuyamayacağını anladıktan sonra, "zaten 12'de uyanacaktım mk" diye bir küfür savurdum, ettiğim küfürün hemen sonrası "ya kupon tutarsa..." şeklinde başlayan hayaller bile kurmadığımı farkettim iki saatlik uyumaya çalışma sürecinde.
hayal kursaydım uyumuş olurdum, olmadı ne yapalım.

19 Eylül 2011 Pazartesi

elephant porn

uzun süre aradan sonra alkolden tiksindiğim bir güne uyanmış olmanın verdiği gariplikle güne başlayan ben, bunun nedenlerini sorgularken aslında tam olarak kaç tane içtiğimi bilmediğimi ve de havaların, artık bize "gecenin yarısını sokakta içerek muhabbet ederek geçirmek için fazla soğudum ben artık ulan" demekte olduğunu farkettim.

otobüse yetişmek için d.t. lokalinden kimseyle vedalaşamadan çıkarken yolda kafamı su terazisi olarak kullanabildiğimi farkettim, bi an için kafamı su terazisi olarak kullanabilmeme sevinmiştim: "aaa ne güzel lan, sağ sol yapınca bak bak" diyordum kendi kendime durumdan eğlence çıkarmayı amaçlarken; su terazisi olan kafamı fazlaca sağ sol yaptırınca su terazisi hissiyatı kaybolmuş, " 'gemide' filmindeki ana karakterlerden birinin "fillerle ilgili repliği" ancak şöyle bir kafa için söylenir" diye sayıklar olmuştum.

neyse, otobüse yetişmeliydim ama lokalden çıktığım andan itibaren o kadar hızlı hareket etmiştim ki otobüsün kalkmasına daha on dakikası, benimse durağa varmama, "üzerinde hayat adı verilen bir şey sürdürmekte olduğumuz zavallı ve godoş dünyamız"ın zaman birimlerine göre 3-4 dakika civarı bir süre vardı. yiyecek bir şeyler alayım bari diye düşünüp pastaneden ve marketten hızlı hızlı bir şeyler alıp durağa doğru yol almıştım.

durağın arka kısmından benim otobüsümün kalkacağı kısma doğru yol alırken karşıdan bana doğru gelmekte olan otobüsün benim binmeyi amaçladığım mk. 146m'si olduğunu fark ettim. işaret ettim, #m*n oğlu esteban'ın öz eniştesi olması çok muhtemel iett şöförü yavaşlar gibi yapıp basıp gitti. neyse, giderken kapıya bi tane patlatmıştım bu sinirimi yatıştırmaya yetmese de... kafamdaki fil sayısı gittikçe artıyor her türlü kombinasyonu denedikleri bir orgy içerisinde filler zevki sefa içerisindeyken; ben, kafamı tutmam gereken doğru açıyı aramakla meşguldüm.

he bu aradaki süreçte bir de hareket amirliği münasebetim oldu: otobüsün erken kalkmasını bildirmeye gittiğim hareket amirliğindeki sorumlu yaklaşık iki dakika beni beklettikten sonra beni dinlemeye başlayıp da pişkin pişkin "benim saatim on geçiyor ama bak" diye göstermesiyle kafamdaki fil sayısını iki ile çarpmıştı bile, sinirimden ötürü "iyi de bu otobüs 4 dakika erken kalkmış demektir" demeye tenezzül edecek durumda hiç değildim. içimden küfrettiğimi sanıp da dışımdan küfrettiğim anlardan biri de yine gerçekleşmişti tabii ki hâliyle. hareket amirliğindekilerin şok olmuş bakışları eşliğinde, metrobüs durağına doğru ivmelenmiştim, işe zaten geç kalacaktım; acele edersem o kadar da geç kalmazdım. hem zaten geç kalmak kavramının pek de olmadığı bir işyerim vardı, o kadar da takılmamak lazımdı.

metrobüs beklerken yer bulma ümidimin varlığından pek de söz edilemezdi, ki bulamadım da zaten. yolu ayakta nasıl idare edeceğim diye bakarken, eskilerden bir şarkı çıkageldi: elephant talk.

king crimson üyeleri beni nasıl affedecek bilmiyorum ama, yılların "elephant talk" adlı güzide eseri, kafam içerisinde şarkıdaki bütün 'talk'ların yerine 'porn' yerleştirmem sonucu gayet komik bi hâl almıştı, şarkıyı repeat'e alıp bütün yol boyunca şarkıya içimden eşlik edip suratımda gülümsemeyle işyerine varana kadar kafamı bu şekilde taşımaya çalışıyordum,fakat bu sırada kafamdaki fillerin o gün akşama kadar rahat durmayacağını bilemezdim...



o kadar bahsettik şarkıya:

ve de -değiştirilmiş- sözlere de yer verelim:

elephant porn

porn, it's only porn
arguments, agreements, advice, answers,
articulate announcements
it's only porn

porn, it's only porn
babble, burble, banter, bicker bicker bicker
brouhaha, boulderdash, ballyhoo
it's only porn
back porn

porn porn porn, it's only porn
comments, cliches, commentary, controversy
chatter, chit-chat, chit-chat, chit-chat,
conversation, contradiction, criticism
it's only porn
cheap porn

porn, porn, it's only porn
debates, discussions
these are words with a d this time
dialogue, dualogue, diatribe,
dissention, declamation
double porn, double porn

porn, porn, it's all porn
too much porn
small porn
porn that trash
expressions, editorials, expugnations, exclamations, enfadulations
it's all porn
elephant porn, elephant porn, elephant porn


saat heykelleri


fikir güzel; uygulama biraz sebastien squillaci olmuş gibi gibi sanki. bir de bir de köstekli saat fetişim depreşti izleyince resmen yine: -dedemden kalma köstekli saati annem kullanmama izin vermeyeceğinden- bir yerlerden köstekli saat buldurup, alıp; "beyaz tavşan"* gibi ikide bir saati cebimden çıkarıp kontrol ederekten gezesim var.

1 Eylül 2011 Perşembe

"yemek sepeti'nden bir kıza vuruldum"


çagi'nin imkansız aşkı "8bit merve hanım"a
ve de
tüm "O.Ç. dürümcüsü çalışanları"na