24 Mayıs 2012 Perşembe

yeşil çam

(çok uzun zaman oldu. aslında özür dileyesim yok. süre zarfıyla alakalı herhangi bir vaatte bulunmuş değilim. daha da önemlisi, elimde değildi. nazal dekonjestan var, ama yazar dekonjestanı yok. kısacası tıkanırsanız modern tıbbın elinden bir şey gelmiyor. "git azıcık upper al, ginkgo al, tekrar dene" diyorlar insana. en azından ben kendime öyle dedim. o kadar yıl boşuna mı okuduk? cıkcıkcık. nedir? yazı. evet. buyrun.)

ormandan kestik çamı. çünkü... işte. süsleyip püsledik bir güzel. neden?.. bilmiyorum. canımıza susamış olmalıydık. çamı saksıya, saksıyı yunus abinin masasının kenarına, kıçımızı diken üstüne koyup beklemeye başladık. sinirli adamdı yunus abi. bakışları sert, solu çok tersti. tasvip etmezdi böyle haysiyetsiz, hayasız davranışları. yemekhanede yemek yiyordu o sırada. yedikleriyle adeta savaş verirdi yunus abi. çatalından kaçabilen pirinç tanesine, kaşığından paçayı sıyırabilen çorba yudumuna rastlanmamıştı. o gün de kuşbaşı dilinmiş tavuk göğsü parçalarıydı bir bir salavat getiren. yunus abinin çatalı mızrak gibi saplanıyordu göğüslerine. ne zaman ki her biri cehennemin dibini boyladı, abimiz de yorgun ama mağrur tavırlarla sandalyesinden kalktı ve o sırada midelerinde uçuşan kelebekleri avlamakla meşgul olan bizlere doğru yol aldı. çamı görmesiyle yaygarayı koparması bir oldu:

"KİM KOYDU LAN BUNU BURAYA? SİKTİMİNİN ÇAM AĞACI. MAKARAYA MI ALIYOSUNUZ LAN BENİ? BÖYLE İBNELİK YAPILIR MI LAN?!"

gülümsemeye başladık. bıyık altından. sonra birimiz kıkırdadı. alenen gülmeye, kahkahalar atmaya, kısacası sesimizi duyurmaya cesaretimiz yoktu sanırım. yine de yoktu keyfimize diyecek.

"AMARİGAN UŞAKLARI. HIRİSTİYAN KÖPEKLER! BULUCAM OLUM BUNU YAPANI! BULUCAM ULAN!"

pekala, bu kadarı da fazlaydı. masayı yumruklamaya başlamıştı bizimki. çok ileri gitmiştik belki de. yine de kimseden çıt çıkmadığını idrak etmesinin ardından anlamsız bir sükunete gark oldu ve yüksek yerlerden kendisine birkaç dakikalığına ödünç verildiğine kanaat getirdiğim peygamber sabrıyla, yeni ağaççığındaki her bir süsü nazikçe sökmeye başladı. bu batısızlaştırma eylemi ve abimizi içine soktuğu misyoner deyyuslara en güzel cevabı verdiği delüzyonu nihayet son bulup kendisini tekrar üç-beş kendini bilmeze maskara olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bırakınca, anlamsız bir biçimde söylenmeye- söylenmek ne kelime; düpedüz sayıklamaya başladı kültürümüzün varisi ve (ona ne şüphe ki!) murisi. mırıldanmalarını sürdürüp saksısı elinde, dış kapıyı aralarken, bizse kahkaha atma fikrini çoktan unutmuş, şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk. o dışarıda adım adım yavrusunu ekeceği bir yer bulmaya çalışırken, ben de gözlerimi diktiğim formika masanın desenlerinde pişmanlığımı boğmak istedim... yapamadım...

17 Mayıs 2012 Perşembe

krokodil yahut filmin sonuna sarış, kestirmeden varış

krokodiller gündüzleri uyur. zamanlarının çoğunu suda geçirirler. yaşamlarının ilk altı ayında evresinde yalnızca anne sütüyle böcekler, salyangozlar, kabuklular (midye tava) ve iribaşlarla beslenirler. ergenliğin ardındansa balık etinin ve memelilerin hastası olurlar. bu son kısım başka bir canlıyı andırdı sanki. yeri gelmişken, penisleri yalnızca birkaç santim uzunluğundadır. yeri gelmişken, beyinleri ortalama 11 gramdır. erkekleri, dişilerinden daha iridir. kalpleri dört gözlü, derileri pulludur. bizi de bu son kısım ilgilendiriyor.

rusya'da eroin ithalatı, genellikle afganistan üzerinden yürütülüyor. afganistan'ın vaziyeti ezelden beri çetrefilli olduğundan (facebook'ta ilişki durumunu it's complicated yapmış. türkiye'ninki? single), üstelik bu karmaşa ve kargaşa son yıllarda tavan yaptığından morfin üretimi, haliyle de eroin eldesi sekteye uğradı. artan talebin karşılanamadığı her pazarda olduğu gibi uyuşturucu sektöründe de ibre alternatiflere kaydı ve tanrıyı oynayan birileri krokodil'i yarattı.

krokodil: cehenneme gidiş biletiniz! içindekiler: iyot, çakmak gazı, endüstriyel temizlik yağı, boya inceltici, hidroklorik asit, kodein ve (nihayet) dezomorfin. anlayacağınız üzere, krokodil sokak satıcısından tedarik edebileceğiniz "ot," walter white'ın ürettiği "crystal," üçüncü sınıf diskoda elinize tutuşturulan "ex," aynı diskonun barında içkinize atılan "roş" kadar saf değil. haliyle opiyatlarınkilerin haricinde alengirli yan etkilerin de pençesine sürüklüyor kullanıcılarını. bunların en ciddisiyse karışıma ismini bahşeden, müptelaların bilhassa kol ve bacaklarını çürüten doku hasarı. bu öylesine ağır bir durum ki; kullanıcıların derileri siyaha dönüyor, eriyor, etleri kemiklerini açıkta bırakıncaya dek kayboluyor, kangrenler meydana geliyor, kişi zombiye dönüyor. fakat müptela öylesine güçlü ki, kişinin kendi yok oluşuna tanıklık etmek haricinde bir seçeneği kalmıyor. krokodilleşme süreci yaşamla ölüm arasında işleyen bir yürüyen merdiven gibi; ve herkesin bildiği gibi yürüyen merdivenin ortasında fikir değiştiremezsiniz.

çılgınlığın boyutlarını ortaya koyması açısından; rusya'da bir milyona yakın krokodil kullanıcısı var. krokodil eroinden üç kat daha ucuz ve on kat daha tesirli; ki eroinin kendisi de epeyce müessir bir uyuşturucu. krokodil kullanmaya başlayan kişinin maksimum yaşam beklentisi üç yıl.

bu blog için bile ağır olabileceği düşüncesiyle, resim eklemekten çekindim.  vazgeçtim, linklerde resimler mevcut. yine de kendilerine yalnızca, midenizin kaldırabileceğine inanıyorsanız göz atın:

[1][2][3][4][5][6][7][8]

4 Mayıs 2012 Cuma

sinekleri satışa koymak




Yaşlı adam sinek satıyordu. günün en işlek saati olması gereken şu vakitte, girdiğim dükkandaki boşluğu en iyi bu şekilde tanımlayabilirdim.

içeride biraz fazla dolaşmıştım. bir şeyleri bulamıyormuşum gibi yaparken yaşlı adamı incelemekteydim aslında uzaktan uzağa: bu sinek satma işini normal bir şey olarak karşılamaktan çok, garip olduğunun farkında fakat umursamaz vaziyetteydi, aslında zihnen ölmüş sadece üzerinde yaşam sürdüğü vücuda vekalet ediyor gibiydi. vekaleti ondan birinin alacağı gün de pek uzak durmuyor gibiydi esasında. güneşin saçlarının tepesi açıkları ışıl ışıl parlattığı şu saatte rakı demlenmeye başlamanın başka bir açıklaması olamazdı.

rakıda bir fondip, bir yavaş yavaş yudum şeklinde gittiğini farkedecek kadar dükkanda oyalandım. "sarhoş olmamı bekleyip de kitapları ucuza kapatacağını sanıyorsan yanılıyorsun delikanlı" dedi. gülümsedim. gülümsememi hoş karşılamış olacak ki "buyurmaz mısın" dedi. oturdum, yapacak bir şeyim yoktu, böyle bir dayıdan gelen teklif reddedilemezdi; suratındaki her bir kırışık ilginç bir öyküye aitmiş gibi geliyordu -kaldı ki rakı tekliflerini pek reddedebilecek iradeye hayatımın şu gününe kadar ulaşamamıştım; çünkü rakı, içenin içindeki ilginç hikayeleri dışarı çağıran teşvik edici bir fısıltı gibiydi kulaklarda-. çektim tabureyi oturdum, bir çok şeyden konuştuk: krallardan ve soytarılardan, küçük ve can sıkıcı şeylerden, onun yanında en büyük konulardan da bahsettik. konulardan bazıları çıkmaz sokaklar gibiydi, devam edip vakit harcamak yerine geri dönmeyi tercih ettik. sustuk biraz, çok sustuk, sonra toptan sustuk.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ürün siteleri & yorumları

bu pejmürdelik için kusuruma bakmayın, ama dayanamadım.

"böyle saçma ürünleri kullanacağınıza iphone alın üç yıldır iphone kullanıyorum süper" - 1/5

"ben hiç kullanmadım ama şarjı çabuk bitiyo diyolar" - 1/5

"kendisinden beklediğim herşeyi yaptı diyebilirim kusursuz denebilir" - 3/5

"hiçbir eksiği yok, mükemmel." - 4/5

"iki yıldır her şey harika gidiyordu, derken bir gün yere düşürdüm ve garanti kapsamına girmediğini söylediler." - 1/5

"aslında satınalmadım ben bunu AHAHAHAH" - 1/5

"götüme benziyo." - 5/5

"KAÇ HAFTADIR BEKLİYORUM ADRESİME ULAŞMADI" - 5/5

"lütfen bu modelden daha fazla getirin stoğu bitmiş diyo" - 1/5

"bilgisayarımla uyumlu değildi" - 1/5

"sivilcelerime iyi geleceği söylendi. kullanmaya başladım, ama üç hafta sonra yeni sivilcem çıktı??" - 1/5

"doktorum bu markanın ürünlerini sakın kullanma dedi." - 1/5

"bu gibi ürünlerde bi ton kimyasal oluyor içine ne koydukları bile belli değil arkadaşlar sağlığınıza düşkünseniz almayın kanser olmaya meraklıysanız alın derim" - 1/5

"SÜTLERİN İÇİNDE ANTİBİYOTİK VAR VE BU GERÇEĞİ BİZDEN SAKLIYORLAR .BU ÜRÜNÜN İÇİNDE HİNDİSTAN CEVİZİ SÜTÜ VAR DİKKAT EDELİM" - 2/5

"sitrik asit (e 330 kod adlı) ve askorbik asit (e 300 kod adlı) çok zararlı maddeler bunları soframızdan uzak tutalım" - 2/5

"ALLAH MARANKİ HOCADAN RAZI OLSUN" - 5/5

24 Nisan 2012 Salı

theodore roosevelt lisesi ve %3 mezuniyet oranı

1918'de new york'ta kurulan theodore roosevelt lisesi, ülkenin en köklü eğitim kurumlarından biri olmasının yanı sıra eğitim kalitesiyle de parmak ısırttırmaktadır. uzman özel dersçi muallim kadrosu, yirmi birinci yüzyılın gerektirdiği yavşak yöneticilik anlayışı ve kantininde çıkan leziz sosisli sandviçleriyle TDL, ÖSS ya da şimdilerde ne deniyorsa işte o sınavda evvelinde defalarca yaptığı gibi bir kez daha adından söz ettirmeyi başarmış, namını yürütmüştür. okulun şüphesiz en büyük başarısı, 2005-2006 yılında yakaladığı %97'lik mezuniyetsizlik oranıdır. bu da, öğretmenlerinin öğrencileri üzerindeki beklentilerini açık bir şekilde yansıtmaktadır. zaten bu yıldan sonra da mektep kendisini toparlayamamış, bir daha eğitim-öğretim vermemek üzere zincirlemiştir. işbu karara dek bünyesinde herhangi bir düzeyde eğitim-öğretim verilip verilmediğiyse şüphelidir.

6 Nisan 2012 Cuma

retrospektif

"eeelüblülülüü... öyle bakarsın iştee... mal mal yürüyosuuun!" dedi kafasını servisin penceresinden çıkarıp ellerini kollarını sallayarak dikkatimi çekmeye çalışan küçük kız ve bu gün içinde aldığım en samimi iltifat oldu. "teşekkürler, o kadarını biliyorum, sen bırak onu bunu da bana derslerinden haber ver, türkçe yazılısını ne yaptın, namık hoca yine herkesi kırıp dökmüş, dökmek ne kelime, misal bana 45 vermiş, benden bahsediyoruz kızım, inanabiliyor musun? belagatim de oldukça iyidir halbuki, ama teoremde zayıfım herhal" diyecektim ki basıp gidiverdi servis. ben de, yüzümde bir gülümseme, devam ettim yoluma, ne yaparsın?

öğrencilik hayatınızın son dönemi hayatınızın geri kalanında sizi yeniden ilkokul, ortaokul, lise ya da üniversite yıllarına geri dönmek konulu düşler kurmaya değip değmeyeceği konusunda ikileme düşürebilecek kadar buhranlı bir şekilde geçtiyse, siz de bu gibi bir olayla karşılaştığınızda ortalama bir insanın kapılmaktan kendini alamayacağı geçmişi yad ediş dalgalarından sıyrılıp, onun yerine tüm öğrencilik günlerinize sövüp sayıyorsunuz.

şimdilik bu kadar.

23 Mart 2012 Cuma

spagetti ağacı şakası


1957'nin bir nisanında, bbc'de habercilik tarihinin belki de en büyük çaplı etkiye sahip şakası yapıldı. panorama programının kameramanı charles de jaeger, çocukluğunu avusturya'da geçirmişti. ilkokulda öğretmenleri, öğrencilerini kızdırmak için "spagettinin ağaçta yetiştiğini söylesem inanacaksınız, yemin ederim geri zekalısınız çocuklar!" diye isyan edermiş. kültür farkı tabi. ingiltere'de yaygın değilmiş o vakit spagetti. zengin yiyeceğiymiş, pahalıymış, yalnızca lüküs restoranlarda bulunurmuş. garipler ne bilsin.

hal böyleyken, bizimkinin aklına tüm ingilizlerin zeka geriliğinden muzdarip olduğunu kanıtlamak gelir ve bu sayede, programın üç dakikalık kısmı isviçreli ırgatların tarlalarında nasıl olup da spagetti yetiştirdiklerine, bu zorlu uğraşın inceliklerine ve bu gibi ehemmiyet arz eden birçok detaya ayrılır.

programı sekiz milyon kişi izler. içlerinden binlercesi bizzat kanalı arayarak konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediklerini ifade eder. kanaldan kendilerine verilen cevap ise manidardır: "domates salçasına bir spagetti filizi ekin ve sulamaya koyulun!"

hülasa, internet yokken yaşam zormuş a dostlar. ancak spagettisiz hayat, şüphesiz hepsinden beter...

20 Mart 2012 Salı

I am I am I am Superman and I can do anything

her seyi yapabilirmisim gibi geliyor, o yuzden uyuyacagim. hiçbir şeyi yapamayacak olsam da, yapacağım şey değişmezdi: o zaman da uyuyacak olurdum.

her koşulda ilk fırsatta yapacağım şey uyumak olacaksa, "bu her şeyi yapabilirim ben" hissiyatı sanki biraz yanılsama idi. her şeyi yapabilecekse niye uyumak istesindi ki insan; ne bileyim, uyku bir parça ölüm değil miydi esasında, eğer ki o süreç içerisinde görecek tatlı rüyalarınız yoksa?

aslına bakarsan kabus görmek de, hiçbir şey görmemekten iyi miydi ne bi yerde: panikle yataktan uyandıracak, heyecanlanacak şeyler olmaktaydı işte, hatırlanacak bir şeyler vardı uykunun içine dair, "gözleri kapadın-gözleri açtın"dan ibaret değildi. her günün başlangıcında, insanlık tarihinin en önemli felsefi sorunu sayılan "bugün de kaldığın yerden devam etmeli mi etmemeli mi konusu"nda senin kararına bir etki olacaktı belki, o rüya-kabus her neyse işte.

etkiler önemliydi, etkisizlikten sen de korkarsın kabul et, hepimiz korkarız bunda sorun edilecek bir şey yok; yaratılışımız kaynaklıydı hepsi, etkileşmek zorundaydık birileriyle, bir şeylerle, bazen yalnızca kendimizle. efsanedeki gibi insanlar yaratıldıkları gibi ikiye bölünüp parçalar birbirinden bağımsız rastgele dağıtılmışlardı belki. hayatımız diğer yarımızı aramakla geçecekti, onu aramaya çalışmadan hayata devam edemezdik, bulana kadar etkileşirdik yapabildiğimiz kadar. belki hiç bulamayacaktık o tamamlayacak parçayı; ama bu etkileşimler avutacaktı bizi. belki de sadece aramaktı tüm olay, bulmak değil; sonuna gelmeden bilemezdik, hepsi bu.



# ilk cümle için dansedenayi'ya teşekkürler.

19 Mart 2012 Pazartesi

no alarm and no surprises, please

"siz de müzeliksiniz hocam" dedi saba tümer, sabahın köründe. onunla yattığımı hatırlamıyordum... televizyon açık kalmış olmalıydı. doğruldum ve bakışlarımı karşımdaki aptal kutusuna yönelttim. gri, donuk ekranı selamladı beni. okkalı bir küfür savurdum. ne sikim oluyordu lan bu?

tiz bir kahkaha dağıttı düşünce balonumu. saba tümer kahkahası.* neydin sen be kadın? ne yapmıştım da böyle bir lanete bulaşmıştım acep? buna cevap aradım bir süre. ilkokul yıllarım huzur içinde geçmişti. yalnızca bir keresinde mahalledeki sokak köpeklerine müshil vermeye çalışan dombili ali kendisine yardım etmezsem onları üzerime salacağını ağzından tükürükler saçarak dillendirmişti de, ben de naifçe itaat etmiştim... bir gün içinde tüm sokaklar kahverengiye boyanmış, belediyeden ekipler gelip bir deri-bir kemik kalmış hayvancağızlardan canını kurtarmayı başarabilenlerini toplayıp götürmüştü. bu gibi düşünceler birbirini izliyor, ben de onların girdabında sürükleniyordum. sonra satori gibi bir şey oldu, kafamda binlerce havai fişek patladı... ancak o zaman seslerin kafamın içinden değil de, mutfaktan geldiğinin ayrımını yapabildim.

odadan çıktım, var gücümle mutfağa yöneldim. paniğe kapılmıştım, ancak koşturmanın bir anlamı yoktu, zaten tüm evin başıyla sonu on beş adım tutmazdı. mutfağın kapısında, daha önce hiç görmediğim, izbandut gibi bir herif karşıladı beni:
- günaydın hakan bey.
- günaydın, dedim. kibar bir adama benziyordu şu izbandut.
- sizi uyandırmak istemedik... ev sahibi haberiniz olduğunu söyledi.
- haberim mi... neyden?
- saba tümer'le bugün programının çekimleri, bir defalığa mahsus bu evde yapılmakta. hatırlarsanız geçen hafta içinde sekreterimiz mine hanım sizi arayıp onayınızı almıştı.

mine hanım... mine? iki hafta evvel mine diye bir hatunla takılmıştım, o olmasındı bu? "şu mine hanım" dedim, "nasıl biri? kusura bakmayın, uykumu alamayınca sersemleşirim de biraz."

sırıttı izbandut. beyaz dişlerini, yakışıklılığını açığa vuran, üzerinde çalışılmış bir mimikti bu. üzerine çektiği lacileri, endamını, kusursuz türkçesini tamamlıyordu. katlanamazdım böylelerinin gülümsemesine. çekemezdim benden iyi olanları... kimseyle geçinememem bu yüzdendi belki. bunlar aklımdan geçerken izbandutumuz boğazını temizledi ve anlatmaya başladı:

- siz mine'nin arkadaşı değil misiniz, hakan bey? on-on beş gün önce burada arkadaş grubunuzu kahvaltıya davet etmişsiniz. hepsi de evinizin manzarasına hayran kalmış. mine de ilk kez gelmiş size. buranın harika bir set olacağından bahsetmiş. (o bunları gevelerken bense "ha, şu bizim mine!" minvalinde alnımı kırıştırıyor, gözlerimi parlatıyor, sahte gülümsememi takınıyorum) haksız da sayılmaz doğrusu! bu arada ben ferhat, mine'nin nişanlısıyım.
- memnun oldum ferhat bey. doğrudur. siz anlatınca hatırladım. izninizle dışarı çıkıp bir şeyler atıştıracağım. sizlere kolay gelsin. işinizi bitirince kapıyı çeker, çıkarsınız. iyi günler.
- iyi günler, efendim. çok teşekkürler. ücretiniz banka hesabınıza yatırılacak.

iki dakika sonra dışarıdaydım. etrafa küfürler savurarak, sigaramı tüttürerek, yerde gördüğüm bir kola kutusunu tekmeleyerek sokağı arşınladım. soluğu köşe başındaki kahvede aldım. yarım akıllı insanlar, manasız sürprizler... tüm bunlar neden beni buluyordu?

cevabını asla veremeyecektim.

* http://i.imgur.com/P5zx5.jpg

18 Mart 2012 Pazar

"Keşifte çok geç kalmışsınız."

-keşifte çok geç kalmışsınız.
-anlayamadım?
-çok geç işte.
-peki.

kafasından cümleyi çıkaramadan tüm yolu geri yürüdü, ne kadar geç kalmış olabilirdi; düşündü. geç kalmanın geçi-erkeni mi olurdu? beyninin yarısı "geç kalmışsam geç kalmışımdır" diye geçiştirmeye çabalarken, "geç kalınmamış olsa, ihtimaller yaşamı farklı varyasyonlarla ilerletmiş olur muydu?" sorusu diğer yarısında dönmekteydi. zaman, geç kalıp kalmama meselesi, geç kalmanın ölçülebilirliği ... tüm bu beyin aktivitelerine değecek kadar büyük sorular mıydı tüm bunlar?
tüm bu kafasında dönen düşünceler içerisinde tekel'e uğrayıp ihtiyaç molası verdiğini, iki kolon sayısal oynadığını, eve girip kendini direkt yatağa attığını, birkaç dal sigara tüttürüp bi yandan da kendisi için mitleşmiş kırmızı'yı içtiğini, açtığı listede bilmem kaç şarkı döndükten sonra fark etmişti. düşünmeye başlamaktan, farkındalığa kadar olan kısmın tümünü beynini stand-by'a almak suretiyle başarabilmişti. taa ki "john frusciante-time is nothing" rastgele gelip de; kendisini 4. boyuttan bi dürtmeyle uyandırana kadar: tüm bu zamanla ilgili düşünme çalışmaları; gereksizliğin, dünyaya herhangi bir iz bırakma ihtiyacı duymamış ilkel bir topluma ait sadece konuşulan, yazıya dökülmeyen bir dildeki karşılıklarından biriydi.


# ilk cümle için tottokoro'ya teşekkürler.

Evsiz, Heimatlos, SDF, Homeless


 
Zengin bir semtte, icini ordan burdan bulunmus eski yorgan, yastikla doldurdugu el arabasiyla dolasiyordu. Luks arabalarin yagmurlu havada yorganini islatmasina aldirmadan kendine yatacak yer ariyordu. Saat kulesinin cani, vapurun dudugu, tiklim tiklim dolu salondan gelen kahkaha ve muzik sesleri artik yatma vaktinin geldigini soyledi. El arabasini otobus duraginin tentesinin altina ozenle yerlestirdi, durakta bekleyen birkac kisiye selam verdi. Yastigini sokak lambalarinin en az aydinlattigi yere yerlestirdi, yorganin uzerindeki yapraklari silkti ve bir hamlede yataginin icine kuruluverdi. Ruyasinda buyuk bir kahvalti sofrasinda olmayi hayal etti ama bu hayalin heyecani uzun surmedi. Gozlerini actiginda el arabasini sarsarak kendisini uyandirmaya calisan, kisa boylu, sisman polisi gordu. Polisin kendisine soylediklerinin pek cogunu anlamadan, arabadan indi, yastigini ve yorganini duzeltip, sokak isiklarinin parlattigi islak kaldirimda yuruyerek kendisine yatacak yeni bir yer aramaya basladi.


Kalkti. Ruyasinda gordugu bu yabanci sehri tanimiyordu. Muhtemelen hic tanimayacakti da. Sokakta yagmur altinda uyumaya calisanlari uyandirma gorevi ustlenen birilerinin oldugu sehre neden gitmek istesindi ki?


Katedral cevresinin yaz kis durmayan ruzgari, terli alnina carpiyordu. Kazaginin yeniyle alnini sildi, yaninda kendisiyle birlikte yasayan kopeginin basini oksadi. Gitmek icin ayaga kalktiginda kopek etrafinda dolanmaya baslamisti bile ama bu karninin aciktiginin gostergesi degildi. Esyalarini toplarkan kosedeki kafede oturan arkadasini gordu. Kopegini kafenin karsisindaki insaatin iskelesine bagladi. Yorgan, yastik ve birkac sise sudan olusan yukunu kopegin yanina birakip, masaya oturdu. Masada duran biradan bir yudum aldi, sigarasini sarmaya basladi. Keyfi yerine gelmisti simdi gordugu kotu ruyadan sonra. Garson kadin kendisine buyuk bir bardak bira getirdikten sonra telefonu calmaya basladi. Yan masada oturan birkac genc kendisi hakkinda senaryolar uretmeye baslamisti bile telefonla konusurken. Telefondan sonra arkadasiyla bir sure daha konusup birlikte kalktilar.


Cantasini sirtina asti, kopeginin ipini bagli oldugu demirden kurtardi, arnavut kaldirimi sokaktan sola donerek gozden kaybolu.


                                                                                                                 
St. Patrick’s Day 2012... 



"kaderin elinde büyümüş bir çocuğu sırtımda taşırken ayağım subirikintisine takıldı ve uçmaya başladım."

kaderin elinde büyümüş bir çocuğu sırtımda taşırken ayağım su birikintisine takıldı ve uçmaya başladım. evet, o büyülü zamanları daha dünmüşçesine, geceleri uykuma giren bir düşmüşçesine anımsıyorum. ıslak ayaklarıma kaçamak bir bakış savurup yerden kesildiklerinin ayırdına vardığımda bedenimi saran soğuk ter, aynı nemliliği tüm vücudumda hissetmeme sebep olmuştu. işte tam o sırada bilincimin kapısını çalmıştı sırtımdaki çocuk. boynuma sarılı değildi elleri. ensemi ısıtan nefesinin yerinde yeller esiyordu. yoktu. tökezleyişimin yarattığı sarsıntıya dayanamamış olmalıydı. var olmayan herhangi bir şeyden daha sahici değildi artık. hafızama kazılı irili-ufaklı sayısız anıdan başka, varlığını duyumsayabileceğim bir yer de kalmamıştı. zavallı yavrucak! tüm o düşünceler, sevinçler, umutlar, acılar, sıkıntılar, mekanlar, olaylar ve insanlarla birlikte kendisi de geçmişin kilitli kapılarının ardında hapsolmuş ve hiçliğin sonsuz karanlığına karışmıştı. onun kabuğundan sıyrılan bense zamanın ipine sıkıca sarılmış, yeniyetme bir yetişkin olmanın verdiği heyecanla yolculuğumun asla bitmemesini gizlice diler olmuştum.


# ilk cümle için tottokoro'ya teşekkürler.

13 Mart 2012 Salı

alev seni çağırıyo

film senaryosu önerisi: çevresinde sıradan bir üniversite öğrencisinden fazlası olduğu intibası uyandırmayan tonguç, birtakım anlaşılmaz ruhani güçler sayesinde sınıfındaki öğrenciler arasında nalları ilk dikecek kişinin aybars olduğunu, kendisininse azrail'in defteri dürülecekler listesinde ikinciliği kimselere kaptırmadığını öğrenir. cinlere teşvik primi verdiğinden cehennemde kendisini bekleyen alevleri ta bu dünyadan hissedebilen tonguç, ömrünün geri kalanında aybars'ı her türlü beladan korumaya ant içer.

tarz: sikimsonik aksiyon gibi, ama fantastik ögeler de içeriyo

film adı: "alev seni çağırıyo" yahut "koruyucu şeytan"

süre: 119 dk

imdb puanı: 5,7 (asla dikkat çekemeyecek kadar sıradan)

yönetmen: mahsun kırmızıgül

oyuncular:
satanist evlat arif (tonguç),
metin özerdoğan (ruhani güçler - sadece sesi duyuluyo),
kenny [south park] (aybars),
emma watson (tonguç'un sevgilisi; film reyting alsın diye sırf),
inek (inek; alakasız bi sahnede var),
egemen bağış (kendisi).

"canım bir yarım ekmeğin içini salam ve beyaz peynirle doldurmak istiyordu"

(yeni blog konsepti: gelişigüzel bir cümleyi manidar bir metne ulaştırmak.)

canım bir yarım ekmeğin içini salam ve beyaz peynirle doldurmak istiyordu. bunu yapacak ve sonrasında yeniyetme ressamların kıçıkırık otoportrelerine yaptığı gibi, saatlerce kendisini izleyecektim. hayır, canım yemek istemiyordu. hayır, aç değildim. rivayet edilirdi ki geçmişi yoksulluğun pamuk ipliğiyle örülmüş her kim beyaz peynir ve salamı ekmeğin hamurunda buluşturursa; yüreğinde saklambaç oynayan çocukluk anıları, ufukta uçurtmalarıyla birlikte yitip giden düşleri, herkesten sakındığı ilk harçlık, annesinden yediği son azar, babasından yediği son dayak, midesindeki kelebekleri kanatlandıran ilk aşk, göğsünü kabartan ilk öpücük... de onları takip eder ve kokularına karışır, kişiyi en harbi saykedeliklerin çıkaramayacağı bir yolculuğa sevk ederdi. işte bu nedenle benim gibi bazılarının dini nostalji, peygamberiyse salam ve beyaz peynirli ekmek kokusu idi.

12 Mart 2012 Pazartesi

futbol savaşı (la guerra del fútbol)

hayır; başlıktaki "savaş" sözcüğü sözkonusu spordaki rekabeti ve bu rekabetin sonuçlarını ifade etmek için kullanılmadı. futbol savaşı, el salvador ile honduras arasında 1969 yılında patlak vermiş bir savaştı. topun haricinde; tüfekle, ağır sanayi hamleleriyle edilen, tarafların birbirini öldürme emeli güttuğü, üç bini aşkın kişinin katlolduğu, kanlı bir cenk.

yirminci yüzyılın başından itibaren, salvadorlular tası tarağı toplayıp taşı toprağı altından işlenmiş memlekete, honduras'a göç ediyordu. bu durum honduras'ın topraklarının hatırı sayılır bir kısmını elinde bulunduran ağababalarını, muteber şirketleri kıllandırmış, hükümetin başında bulunan kuklalarının iplerini öfkeyle çekiştirmelerine neden olmuştu. bunun sonucunda honduras hakanları ve bakanları bir araya gelerek literatüre "geldikleri gibi giderler kanunu" (ing. salvadori punks fuck off) şeklinde geçen birtakım yüksek ehemmiyete sahip nehiylerle salvadorlu kaçakların def edilmelerinin önünü açtı. sonrasındaki süreçte tatsız, huzursuz, itiş-kakış dolu sabahlara uyandı iki ülke sakinleri. husumet dinmedi... aksine, bir girdaba kapılmışçasına sürüklenir oldu yalnız ve güzel ülkelerin vatanperver insanları.

ortam böylesine gerilmişken, 1970 dünya kupası elemeleri de süratle neticelenmeye devam ediyordu. kader bu ya, iki ülke takımlarının da honduras'ta karşılıklı ayaktopu tepmesi uygun görülmüştü. bu müsabaka, tarafların arasındaki anlaşmazlıkları savaş meydanı yerine çim sahalarda çözerek devletlerarası ilişkilerde yeni bir dönem başlatmalarına önayak olabilirdi; ancak bu tarihi fırsat -üstelik hiç değerlendirilmeye dahi alınmadan- bir ayaktopuymuşçasına tepildi. bunun yerine, savaşı stadyumlara taşımak gerektiği düşünüldü ve gürültüler, patırtılar, arbedeler çıktı; birileri öldü, ötekiler ölenlere nazire yaparmışçasına sağ kaldı. kazanan yılandı; kaybedense ademiyet. müsamerenin ikinci perdesi, el salvador'da sergilendi: ilkinin sıkıcı bir tekrarı... son perdedeyse sahneye kahpe kader çıktı. bu iki hasım, dünya kupası'na gidiş bileti için meksika'da son bir tangoya davetliydi.

dakikalar birbirini izleyip doksanıncıyı da aralarına katınca, hep beraber bitiş düdüğünü üflemeye giriştiler. "her bitiş bir başlangıçtır" derler ya, işte skor tabelasındaki
EL SALVADOR 3 : 2 HONDURAS yazısı da el salvador hükümdarının koltuklarını epey bir kabartmış ve honduras büyükelçisinin kıçına tekmeyi basmasına, bununla da yetinmeyip savaş girişimlerinde bulunmasına neden olmuştu.

dört gün boyunca hüküm süren kaos yüzbinlercesinin evini, onbinlercesinin işini, binlercesinin canını elinden almıştı. demek ki "futbol adam bıçaklamaktır" gibi anlamlı sözler durup dururken ortaya çıkmıyor. bir bak bakalım, neden söylenmiş? öyle değil mi?

(savaşın ismini ilk gördüğümde, pek olağandışı bir durumu anlattığını sanmış, heyecanlanmıştım kendimce. futbolla ayyuka çıkan bir gerilimmiş hepi topu. buna rağmen, yazmak candır elbet.)